Açık Görüş

Alper AKIN, Hasan TAŞOVA

Gübretaş Ar-Ge Merkezi, Atalar Mh. Hayat Sk. No: 30 41740 Körfez, Kocaeli

Sorumlu yazar (Corresponding author): A. Akın, e-posta (e-mail): aakin@gubretas.com.tr

Yazar(lar) e-posta (Author e-mail): htasova@gubretas.com.tr

ÖZ

Bu araştırma, İç Anadolu Bölgesi tarım topraklarında, bitki besin maddesi kapsamlarının belirlenmesi ve coğrafi bilgi sistemleri kullanılarak güncel toprak veri tabanlarının oluşturularak haritalanması amacıyla yapılmıştır. Toprak numuneleri 0-30 cm derinlikten alınmış ve örnekleme noktalarının koordinatları kaydedilmiştir. Alınan 2672 adet toprak örneğinde bünye, pH, toplam tuz, kireç, organik madde, mevcut mikro ve makro elementler analiz edilmiştir. Bu numunelerin analiz sonuçlarına göre, bitki besin maddeleri eksiklik, yeterlilik ya da fazlalık açısından sınıflandırılmış ve değerlendirilmiştir. Ardından CBS teknikleri kullanılarak çalışma alanının bir veri tabanı oluşturulmuş ve toprak verimliliği haritaları üretilmiştir. Araştırma sonucuna göre, İç Anadolu Bölgesi topraklarının %75.9’unu killi tınlı ve tınlı topraklar oluşturmaktadır. Bölge topraklarının %89.2’sini hafif alkali ve %99.4’ünü ise tuzsuz topraklar oluşturmaktadır. Organik madde kapsamı açısından bölge topraklarının %85.5’i az ve çok az sınıfındadır. Bölge topraklarının %56.1’i fazla ve çok fazla kireçlidir. Yarayışlı fosfor kapsamı bakımından bölge topraklarının %75.4’ü orta, az ve çok az sınıfındadır. Yarayışlı potasyum kapsamı bakımından ise, bölge topraklarının %94.4’ü fazla sınıfındadır. İç Anadolu Bölgesi topraklarının değişebilir kalsiyum miktarlarının %99.2’si ve değişebilir magnezyum miktarlarının %93.4’ü yeterli, fazla ve çok fazla düzeyindedir. Bölge topraklarının yarayışlı demir, çinko ve mangan kapsamları sırasıyla %44.8’i, %75.3’ü ve %92.3’ü az ve çok az sınıfındadır. Yarayışlı bakır kapsamları bakımından ise bölge topraklarının %98.8’i yeterli düzeydedir.

  1. Giriş

Bitkilerin sağlıklı gelişmesi ve hastalıklardan korunması için dengeli beslenmesi gerekmektedir.  Özellikle tek yanlı gübre kullanımı, bitkilerde beslenme bozukluklarına yol açmakta ve ayrıca topraktaki bitkiye elverişli diğer besin maddelerinin bitki tarafından alınımını engellemektedir. Bu nedenle gübrelemenin uygun miktar, zaman ve metotla yapılması gerekmektedir. Bu anlamda, birim alandan elde edilen gelirin arttırılmasında temel koşul; verim artırıcı yeni teknoloji ve tarımsal uygulamaların doğru bir şekilde uygulanarak verimin arttırılması ve bunun yanında enerji gereksinimi ve iş gücünün düşürülmesidir.

Ülkemizdeki hızlı nüfus artışına paralel olarak, tarım ürünlerine olan ihtiyacımız da giderek artmaktadır. Buna karşılık, üretim ortamı olan toprak ve arazi varlığımızda herhangi bir artış olmadığı gibi, amaç dışı kullanımlarla mevcut tarım arazileri miktarı da azalmaktadır (TÜİK 2018). Nüfusun hızla artması insanları yeni kaynaklar aramaya, mevcut kaynakları daha ekonomik kullanmaya ve yeni teknolojilere yönelmeye zorlamaktadır. Artan nüfusun besin ihtiyacını karşılamak amacıyla yapılan çalışmaların başında, birim alandan daha fazla ve daha kaliteli ürün elde etmeye yönelik çalışmalar gelmektedir.

Sürdürülebilir tarımsal üretim açısından, toprak özelliklerinin periyodik olarak belirlenmesi ve bunların toprak yönetimindeki değişikliklere verdikleri tepkilerin tespit edilmesi önemlidir. Toprak verimliliğini etkileyen çeşitli parametrelerin, mekânsal dağılımlarının CBS kapsamında değerlendirilerek haritalanması, toprakların günümüzdeki ve gelecekteki kullanımları için önemli bilgileri ortaya koymaktadır.

Günümüzde hala kullanılan ilk toprak verileri, (Mülga) TOPRAKSU Genel Müdürlüğü tarafından 1966-1971 yılları arasında tüm ülke topraklarını kapsayan toprak etütleri ve 1/25 000 ölçekli topoğrafik haritalar kullanılarak oluşturulan haritalardır. Bundan sonra, 1/25 000 ölçekli haritalardan, 67 ilin her biri için 1/100 000 ölçekli Toprak Kaynağı Envanter Haritası ve Raporu yayınlanmıştır. 1982-1984 yılları arasında “Türkiye Toprak Potansiyeli Etütleri ve Tarım Dışı Amaçlı Arazi Kullanımı Planlamaları” projesi ile bu çalışma yeniden revize edilerek 1/100 000 ölçekli “İl Arazi Varlığı” olarak yayınlanmıştır. Türkiye topraklarının verimlilik envanterlerinin çıkartılmasına yönelik olarak gerçekleştirilen “Türkiye Topraklarının Verimlilik Envanteri Projesi” ile ülke topraklarının özellikle üst toprak katının bazı fiziksel ve kimyasal özellikleri belirlenerek haritalanmıştır (TOVEP 1991). Birçok kurum ve kuruluşun başvurduğu, temel kaynak niteliğindeki bu çalışmalardan sonra, özellikle son yıllarda ülkemizdeki çeşitli kurumlar tarafından yürütülen bazı çalışmalar ulusal toprak kaynakları açısından önemli bir veri tabanı oluşturmaktadır.

Ulusal anlamda planlamalar yapılmadan önce ülke kaynaklarının bir envanterinin çıkartılması ve eldeki kaynakların potansiyellerinin saptanması ve bu potansiyellere uygun kullanılması öncelikli konuların başında gelmektedir. Bu nedenle, bu çalışma İç Anadolu Bölgesi topraklarının verimlilik durumunu değerlendirmek ve bazı toprak verimliliği parametrelerinin, mekânsal değişkenliğini haritalamak amacıyla yapılmıştır.

  1. Materyal ve Yöntem

2.1.Materyal

Araştırma, Aksaray, Ankara, Çankırı, Eskişehir, Karaman, Kayseri, Kırıkkale, Kırşehir, Konya, Nevşehir, Niğde, Sivas ve Yozgat illerindeki büyük toprak gruplarında, tarım yapılan alanlarda yürütülmüştür. İç Anadolu Bölgesi’nin yüz ölçümü 151 000 km2 olup, toplam 7 781 000 hektar tarım alanına sahiptir. Yıllık yağışın 300-400 mm ve uzun yıllar sıcaklık ortalamasının 10-12 ˚C olduğu bölge topraklarının büyük bölümünü, kahverengi topraklar oluşturmaktadır. Bunun yanında kireçsiz kahverengi topraklar, regosol ve alüvyal topraklar da görülmektedir (TOVEP 1983, 1984, 1985). Ağırlıklı olarak bölgede, hububat, şekerpancarı, patates, ayçiçeği ve mısır tarımı yapılmaktadır.

2.2.Yöntem

 Bu araştırma; arazi, laboratuvar ve haritalama çalışmalarını içeren başlıca üç aşamada yürütülmüştür. Toprak örneği almak amacıyla yapılan büro çalışması ve arazi etütlerinde; illerin 1/25 000 ölçekli topoğrafik ve toprak haritaları ile 1/100 000 ölçekli TOVEP projesi ve Arazi Varlığı haritalarından faydalanılmıştır. Toprak örnekleme noktalarını belirlemek için, sayısal 1/25 000 ölçekli toprak haritaları ile arazi kullanım bilgileri ArcGIS yazılımı kullanılarak sorgulanmış ve tarım alanları katmanı elde edilmiştir. Toprak örnekleri tarım arazilerinden 4-5 km aralıklarla, 2 672 farklı noktadan, genel kurallara uygun olarak, Jackson (1958)’e göre, 0–30 cm derinlikten paslanmaz çelik kürek ile alınmış ve bez torbalara konularak analizlerinin yapılması için muhafaza edilmiştir. Toprak örneği alınan yerlerin yer koordinatları ve deniz seviyesinden yüksekliği GPS ile belirlenmiştir. Alınan toprak örneklerinin yerleri Şekil 1’de gösterilmiştir.

Şekil 1. İç Anadolu Bölgesinden alınan toprak örneklerinin konumları.

 

2.2.1.Toprakların verimlilik analiz yöntemleri

Laboratuvara getirilen toprak örnekleri, temiz kâğıt üzerine serilerek, taş ve bitki parçacıkları ayıklanarak, havada kurumaya bırakılmıştır. Kuruyan topraklar dövülerek 2 mm’lik plastik elekten geçirilmiştir (Kacar 2009). Elenen toprak örneklerinde; bünye analizleri, Richards (1954)’e göre, toprağa doyuncaya kadar saf su ilave edilmek suretiyle bulunmuştur. Toprak reaksiyonu, hazırlanan saturasyon çamurunda, cam elektrotlu pH metre ile ölçülmüştür (Richards 1954). Ölçülen pH değerleri Ülgen ve Yurtsever (1995)’e göre sınıflandırılmıştır. Toprakların toplam tuz içerikleri, kondüktivite cihazı ile suyla doygun toprakta elektriksel iletkenliğin ölçülmesi suretiyle tayin edilerek (Richards 1954), belirlenmiş ve % olarak ifade edilmiştir. Toprak örneklerinin CaCO3 içerikleri Çağlar (1949)’a göre, Scheibler kalsimetresinde işleme tabi tutulması ile belirlenerek % olarak ifade edilmiştir. Toprakların organik madde içerikleri, modifiye edilmiş Walkley-Black yöntemiyle belirlenmiş ve % olarak ifade edilmiştir (Jackson 1958). Toprak örneklerin yarayışlı fosfor içerikleri, 0.5 M NaHCO3 ekstraksiyonu ile belirlenmiştir (Olsen ve ark. 1954). Toprak örneklerinin bitkiye yarayışlı potasyum, kalsiyum ve magnezyum içerikleri, 1 N Amonyum Asetat ekstraksiyonunda ICP ile ölçülmek suretiyle tespit edilmiştir (Richards 1954). Araştırma topraklarının bitkiye yarayışlı mikro element (Fe, Cu, Zn, Mn ) içerikleri ise Lindsay ve Norvell (1978)’e göre, DTPA + TEA ile ekstrakte edildikten sonra, elde edilen süzüklerdeki Fe, Cu, Zn ve Mn miktarları ICP‘de okunarak tayin edilmiştir.

2.2.2.İstatistik analiz, veri tabanının oluşturulması ve dağılım haritalarının oluşturulması

Projenin üçüncü aşamasında; toprak analiz sonuçlarından elde edilen verilerin Coğrafi Bilgi Sistemleri kapsamında değerlendirilmesi, analiz edilmesi, veri tabanının oluşturulması ve haritalanması işlemleri gerçekleştirilmiştir. Toprak örneklerindeki makro element toprak analiz sonuçları, Toprak Gübre ve Su Kaynakları Araştırma Enstitüsü veri kriterlerine göre, mikro element toprak analiz sonuçları ise Lindsay ve Norvell (1978)’e göre sınıflandırılarak, besin maddelerinin eksiklik, yeterlilik veya fazlalık seviyeleri belirlenmiş ve sınır değerlerine göre dağılım oranları hesaplanarak yorumlanmıştır. Toprak özelliklerinin dağılım durumlarının belirlenmesinde, IDW ve Kriging enterpolasyon yöntemlerini karşılaştırmak, ölçülen değerler ile tahmin edilen değerler arasındaki ilişkiyi sorgulayabilmek ve en uygun yöntemi seçebilmek için karesel ortalama hata (RMSE) yöntemi esas alınmıştır. En düşük RMSE değeri IDW tekniği ile elde edildiği için dağılımlar bu teknik ile belirlenmiştir. Bu kapsamda değişik toprak özelliklerine ait analiz sonuçları değerlendirilerek haritalanmıştır (Yomralıoğlu 2000).

  1. Bulgular

İç Anadolu Bölgesi tarım alanlarından alınan toprak örneklerinin analiz sonuçlarına ait tanımlayıcı istatistikler Çizelge 1’de verilmiştir. Çizelge 1’de verilen çarpıklık katsayıları incelendiğinde, Ca dışındaki kimyasal özelliklerin normal dağılımdan uzak pozitif dağılımlar gösterdiği, bünye, kireç, organik madde, K2O ve Mg’nin kabul edilebilir (±2) çarpıklık katsayısı gösterdiği belirlenmiştir. Pozitif çarpıklık katsayıları, incelenen kimyasal toprak özelliklerinin ortalamanın üzerinde aşırı uç değerlere sahip olduğunu açıklamaktadır (Özyazıcı ve ark. 2015). Toprak özelliklerinin pek çoğunda çıkan bu uç değerlerin varlığı, varyasyon katsayılarının yüksek bulunmasıyla da desteklenmektedir. Toprak özelliklerindeki değişimlerin açıklanmasında önemli bir gösterge olarak kabul edilen varyasyon katsayısı <%15 düşük, %15-35 orta ve >35 yüksek olarak sınıflandırılmaktadır (Mulla ve Mc Bratney 2000). Değişkenlik bakımından pH’nın düşük, bünye ve kalsiyumun orta, diğer bütün toprak özelliklerinin yüksek değişkenliğe sahip olduğu tespit edilmiştir. İç Anadolu Bölgesi topraklarının bünye, pH, organik madde, tuz ve kireç içeriklerine göre dağılım haritaları Şekil 2’de verilmiştir. Bünye bakımından oransal olarak en fazla alanı killi tınlı topraklar (%52.8) kapsamaktadır. Bunu sırası ile tınlı topraklar (%23.1), killi topraklar (%22.1), ağır killi topraklar (%1.6) ve kumlu topraklar (%0.4) izlemektedir. Toprak pH’sı bakımında en geniş alanı hafif alkali topraklar (%89.2) kapsamaktadır. Bunu sırası ile nötr topraklar (%8), hafif asit topraklar (%1.4), kuvvetli alkali topraklar (%1.1) ve orta derece asit topraklar (%0.3) izlemektedir. Organik madde kapsamları bakımından ise bölge topraklarının %21.3‘ü organik maddece çok az, %64.2’si az, %11.5’i orta, %2.3’ü iyi ve %0.7’si çok iyi sınıfındadır. Bölge topraklarının %99.36’sı tuzsuz, %0.52’si hafif tuzlu, %0.04‘ü orta tuzlu ve %0.07’si ise çok tuzlu sınıfındadır. Kireç kapsamları bakımından ise bölge topraklarının %25.4’ü çok fazla, %30.7’si fazla, %28.2’si orta, %15.1’i az ve %0.6’sı çok az kireçlidir.

İç Anadolu Bölgesi topraklarının yarayışlı makro elementler kapsamlarına göre dağılım haritaları Şekil 3’de verilmiştir. Bölge topraklarının %21.5’i çok az, %35.7’si az, %18.2’si orta ve %8.9’u fazla ve %15.7’si çok fazla düzeyinde yarayışlı fosfor içerir. Yarayışlı potasyum bakımından ise İç Anadolu Bölgesi topraklarının %0.5’i az, %1.6’sı orta, %3.5’i yeter ve %94.4’ü fazla düzeydedir. İç Anadolu Bölgesi topraklarının %0.8’i az, %4.4’ü yeterli, %92.5’i fazla ve %2.3’ü çok fazla düzeyinde yarayışlı kalsiyum içermektedir. Yarayışlı magnezyum bakımından ise bölge topraklarının %0.2’si çok az, %6.4’ü az ve çok az, %45.6’sı yeterli, %45.9’u fazla ve %1.9’u çok fazla düzeydedir.

Çizelge 1. İç Anadolu Bölgesi tarım alanlarından alınan toprak örneklerinin analiz sonuçlarına ait tanımlayıcı istatistikler.

İç Anadolu Bölgesi topraklarının yarayışlı mikro element kapsamlarına göre dağılım haritası Şekil 4‘de verilmiştir. Bölge topraklarının %44.8’i az, %32.2’si orta, %23’ü iyi düzeyde yarayışlı demir içermektedir. Yarayışlı çinko kapsamları bakımından ise bölge topraklarının %21.1’i çok az, %54.2’si az, %21.9’u yeterli ve %2.1‘i ise fazla ve %0.7’si çok fazla düzeyindedir. Bölge topraklarının %29.4’ü çok az, %62.9’u az, %7.3’ü yeterli ve %0.4’ü ise fazla düzeyinde mangan içermektedir. Bölge topraklarının %1.2’si yetersiz, %98.8‘i ise yeterli düzeyde bakır içermektedir.

  1. Tartışma ve Sonuç

 Bünye bakımından İç Anadolu Bölgesi topraklarının büyük kısmını (%75.9) tarım için ideal olduğu kabul edilen ve potansiyel verim alımına uygun, tınlı ve killi tınlı topraklar oluşturmaktadır. Bölgedeki %23.7 oranındaki killi ve ağır killi topraklarda tavın yakalanması ve dolayısıyla işlenmesi sorun oluşturmaktadır. Bu sorunu çözmek için uygulanabilecek en iyi yöntem, toprakların organik madde miktarını artırmak ve pulluk tabanını derin sürüm aletleriyle kırmaktır. Yapılacak sulama projelerinde, alet ekipman uygulamalarında ve alımlarında, toprağın bünye özelliğinin dikkate alınması faydalı olacaktır (Eyüpoğlu 1999).

Toprak reaksiyonu bakımından, İç Anadolu Bölgesi topraklarının en büyük kısmını (%89.2) hafif alkali karakterdeki topraklar oluşturmaktadır. Alkali karakterli toprakların verimini artırmada başvurulacak ilk teknik tedbir, verimi büyük ölçüde azaltan yüksek toprak pH’sının, mikronize şekildeki toz kükürt ile iyi vasıflı ahır gübrelerinin birlikte uygulanarak düşürülmesi ve toprak pH’sını bitki besin elementlerinin alınabileceği en uygun pH aralığına getirmektir.

İç Anadolu Bölgesi topraklarının büyük bir kısmını (%85.5) organik madde kapsamı az ve çok az olan topraklar oluşturmaktadır. Tarım bakımından ideal sayılan iyi ve yüksek organik maddeli toprakların toplam oranı, bölgede sadece %3’tür. Bu verilerden de anlaşılacağı üzere, İç Anadolu Bölgesi topraklarının çok büyük bir çoğunluğunun organik madde kapsamı, tarımsal üretimden en yüksek verimin alınmasını engelleyecek düzeydedir. Bu nedenle bölge topraklarının organik madde seviyesinin yükseltilmesi gerekmektedir. Toprak organik madde düzeyinin iyileştirilmesi için ekim nöbetlerinde kullanılacak bitki çeşitlerine, sürüm tekniklerine ve ekim tekniklerine dikkat etmenin yanında organik gübrelerin yaygın kullanımına ve yeşil gübrelemeye özel önem verilmelidir.

İç Anadolu Bölgesi topraklarının çok büyük bir kısmı (%99.36) tuzsuzdur ve bu tarım topraklarında arzu edilen bir durumdur. Tuzluluk, bitkisel üretimi engelleyen önemli bir etmendir ve tuzluluğun önlenmesi, ıslah etmekten daha ekonomik bir yöntemdir. Bunun için yapılan sulama projeleri, drenaj projeleri ile birlikte uygulanmalıdır.

Kireç kapsamı bakımından, İç Anadolu Bölgesi topraklarının büyük bir kısmı (%56.1) fazla ve çok fazla düzeyinde kireç içermektedir. Yüksek kireç de tarımsal üretimi sınırlayan önemli bir etmendir. Pek çok araştırmacı, toprakların kireç içeriklerinin yüksek olmasının, başta fosfor ve çinko yarayışlılığı olmak üzere mikro elementlerin alınımını da güçleştirdiğini belirtmişlerdir (Udo ve ark. 1970; Mengel ve Kirkby 1982; Kacar ve ark. 1998). Bölgedeki çok fazla kireç içeren alanlarda, yetiştirilecek uygun anaç ve bitki çeşitlerinin seçilmesi önem taşımaktadır.

 

Şekil 2. İç Anadolu Bölgesi topraklarının bünye, pH, organik madde, tuz ve kireç dağılım haritaları.

İç Anadolu Bölgesi topraklarının büyük kısmının (%75.4) yarayışlı fosfor kapsamı orta, az ve çok azdır. Bu alanlarda fosforlu gübrelemeye ihtiyaç vardır. Ayrıca kireçli ve yüksek pH’lı bölge topraklarında, fosfor fiksasyonu da mutlaka dikkate alınmalı ve fosforlu gübrelerin zamanında ve banta verilmesine özen gösterilmelidir. Mutlak gerekli bitki besin elementlerinden olan fosforun, tam ve gereğince uygulanabilmesi için toprak analizleri büyük önem taşımaktadır.

İç Anadolu Bölgesi topraklarının çok büyük bir kısmı (%94.4) yarayışlı potasyum kapsamları bakımında yüksek, yarayışlı kalsiyum (%99.2) ve yarayışlı magnezyum (%93.4) bakımından yeterli, fazla ve çok fazla düzeyindedir. Bunun nedeni bölgedeki sıcak ve kurak iklim koşullarının yanında, bölgedeki düşük yağış nedeniyle, yıkanmanın olmamasıdır. Ayrıca, bitki besin elementlerinin dengesi bakımından ideal bir tarım toprağında Ca/Mg= 6, Ca/K= 12, Mg/K= 2 olması beklenmektedir (Jokinen 1981). Bölge topraklarının Ca/Mg oranlarının %11.6’sı, Ca/K oranlarının %14.3’ü ve Mg/K oranlarının %37‘si bu oranlara uymaktadır. Buradaki besin elementleri arasındaki dengenin bozulmasının nedeni toprak analizlerine dayanmayan tek taraflı ve dengesiz gübrelemedir.

İç Anadolu Bölgesi topraklarının yaklaşık yarısı (%44.8) noksan düzeyde yarayışlı demir içermektedir. Demir noksanlığının görüldüğü alanlarda, demir içeren gübrelerin uygulanmasının yanında, kalsiyumun fazla olması nedeniyle ve havalanması uygun olmayan toprak şartlarında bitkiler demirden faydalanamayacakları için kloroz görülen alanlarda yapraktan demirli gübre uygulaması ayrıca önem kazanmaktadır.

Yarayışlı çinko kapsamları bakımından, bölge topraklarının büyük kısmında (%75.3) noksanlık görülmektedir. Bu nedenle noksanlığın görüldüğü alanlarda, çinkolu ve çinko katkılı gübrelemeye önem verilmelidir.

İç Anadolu Bölgesi topraklarının büyük kısmında (%92.3) yarayışlı mangan kapsamları bakımından noksanlık gözlenmektedir. Toprak analiz raporlarında mangan düzeyi az ve çok az olan bölgelerde, mangan içerikli gübrelerin uygulanması gereklidir.

Yarayışlı bakır kapsamı yönünden ise bölge toprakları (%98.8) yeterli düzeydedir. İç Anadolu Bölgesi topraklarının yarayışlı bakır kapsamı, kritik değer kabul edilen 0.2 mg kg–1‘in (Follett 1969) üstündedir ve bakır noksanlığı mevcut değildir.

İncelenen toprak özelliklerinin ve besin elementi durumlarının saptanması, gübre üretim planlamalarının ve gübre tüketim politikalarının belirlenmesinde, önemli bir kaynak oluşturmaktadır. Bitki besin maddeleri bakımından fazlalık, yeterlilik ve noksanlık seviyelerinin belirlenmesi, aynı zamanda sürdürülebilir tarım politikaları bakımından da büyük önem taşımaktadır. Kullanılan coğrafi bilgi sistemleri teknikleri ise elde edilen sonuçların, düzenli ve sistemli olarak bir veri tabanında toplanmasını, eklenecek yeni verilerle yeniden yorumlanabilmesini ve oluşturulan tematik haritalarla, noktasal verilerin alansal verilere dönüştürülmesini sağlamaktadır.

 

Şekil 3. İç Anadolu Bölgesi topraklarının yarayışlı makro elementler dağılım haritaları.

 

Şekil 4. İç Anadolu Bölgesi topraklarının yarayışlı mikro elementler dağılım haritaları.

 

Kaynaklar

Çağlar K (1949) Toprak Bilgisi. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Yayınları No: 985, Ankara.

Eyüpoğlu F (1999) Türkiye Topraklarının Verimlilik Durumu. T.C. Başbakanlık Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü. Toprak ve Gübre Araştırma Enstitüsü Yayınları, Genel Yayın No: 220, Teknik Yayın No: T–67.

Follett RH (1969) Zn, Fe, Mn and Cu in Colorado Soils. PhD Thesis, Colorado State University, Colorado.

Jackson ML (1958) Soil Chemical Analysis. Prentice-Hall, Inc. Englewood Cliffs, N.J.

Jokinen R (1981) The Magnesium Status of Finnish Mineral Soils and The Requirement of The Magnesium. Magnesium-Bulletin 3(1a): 1-5.

Kacar B, Taban S, Alpaslan M, Fuleky G (1998) Zinc Phosphorus Relationship in The Dry Matter Yield and The Uptake of Zn, P, Fe and Mn of Rice Plants (Oryza sativa L.) as Affeeted by The Total Carbonate Content of The Soil. Second International Zinc Symposium. Abstracts, pp. 20. October 2-3, 1998, Ankara.

Kacar B (2009) Toprak Analizleri. 2.Baskı, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Yayınları, Ankara.

Lindsay WL, Norwell WA (1978) Development of a DTPA Soil Test For Zinc, İron, Manganese and Copper. Soil Sci. Amer. Jour. 42(3): 421-428.

Mengel K, Kirkby EA (1982) Principles of Plant Nutrition. 3rd Edition, International Potash Institute, P.O. Box. CH-3048 Worblaufen-Bern, Switzerland, pp. 655.

Mulla DJ, Mc Bratney AB (2000) Soil Spatial Variability. Handbook of Soil Science. CRS Press, pp. 321-352.

Olsen SR, Cole V, Watanabe FS, Dean LA (1954) Estimation of Available Phosphorus in Soils by Extraction With Sodium Bicarbonate. U.S.D.A.

Özyazıcı MA, Dengiz O, Aydoğan M, Bayraklı B, Kesim E, Urla Ö, Yıldız H, Ünal E (2015) Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi tarım topraklarının bazı makro ve mikro bitki besin maddesi konsantrasyonları ve ters mesafe ağırlık yöntemi (IDW) ile haritalanması. Artvin Çoruh Üniversitesi Orman Fak. Dergisi Cilt No: 16, Sayı: 2, s. 187-202.

Richards LA (1954) Diagnosis and Improvement Saline and Alkaline Soils. Handbook 60, U.S.D.A.

TOVEP (1983, 1984, 1985) Ankara, Çankırı, Eskişehir, Kayseri, Kırşehir, Konya, Nevşehir, Niğde, Sivas ve Yozgat İlleri Verimlilik Envanteri ve Gübre İhtiyaç Raporu. T.C. Tarım Orman ve Köy İşleri Bakanlığı Toprak Su Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara.

TOVEP (1991) Türkiye Toprakları Verimlilik Envanteri. T.C. Tarım ve Orman Köy İşleri Bakanlığı, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü.

TÜİK (2018) Bitkisel Üretim İstatistikleri. İstatistiksel Tablolar. Tarım Alanları. http://www.tuik.gov.tr/PreIstatistikTablo.do?istab_id=1561. Erişim 14 Aralık 2018.

Udo EJ, Bohn HL, Tucker TC (1970) Zinc Adsorption by Calcareous Soils. Soil Sci. Soc. Am. J 34: 405-410.

Ülgen N, Yurtsever N (1995) Türkiye Gübre ve Gübreleme Rehberi (4. Baskı). T.C. Başbakanlık Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü. Toprak ve Gübre Araştırma Enstitüsü Yayınları, Genel Yayın No: 209, Teknik Yayın No: T–66.

Yomralıoğlu T (2000) Geographical Information Systems. Academy Presses. Trabzon, Turkey.

Araştırma Makalesi/Research Article

MEDITERRANEAN AGRICULTURAL SCIENCES

(2019) 32(Özel Sayı): 1-6

DOI: www.dergipark.gov.tr/mediterranean

Prof. Dr. İlhan Karaçal

Son yıllarda bütün dünyada esmekte olan çevreci rüzgarlar, kimyasal gübreler üzerinde de duyarlılığı artırmış bulunmaktadır. Bu konuda fikir ileri sürenlerin tarım dışından olması, tarımın özellikleri, tarımsal üretim girdileri ve özellikleri hakkında hiçbir fikir sahibi olmayanlar tarafından kamuoyu oluşturulması, bitkisel ve hayvansal üretimin geleceğini tehdit eder boyutlara ulaşmaktadır. Kimyasal gübreler hakkında yanlış değerlendirmeler ve kavram karışıklıkları süregelmektedir. Toplumun bilimsel gerçekler ışığı altında bitki beslenmesi konusunda aydınlatılmaya ihtiyacı bulunduğunu düşünmekteyiz. Ekolojik tarım, organik tarım gibi kavramlar kimi kesimde dünyanın bu yollardan elde edilecek ürünlerle doyurulabileceği gibi kanı oluşmasına neden olmaktadır. Oysa 2030 yılında 8 milyara ulaşacak dünya nüfusunu besleyebilmek için bugünkü gıda üretiminin yüzde 60 oranında artırılması gerekmektedir. Hele bu nüfusun 2/3’nin şehirlerde yaşayacak olması, yani salt tüketici olması ve üretimi artırma şansı bulunan ülkelerin Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler olması konuyu bizim açımızdan çok daha önemli bir boyuta taşımaktadır. Bu nedenle Türk tarımının geleceği için konuyu gerçekçi bir yaklaşımla ve yorumla değerlendirmek yararlı olacaktır

 

GÜBRELERİN ÇEVRE ÜZERİNE ETKİSİ

Kimsayal gübreler bitkiler için gerekli besin maddelerini kapsayan bileşiklerdir. Bunlar doğal yollardan elde edilebilecekleri gibi, kimyasal yollarla da üretilmektedir. Gübrelemeden amaç, bitkilere durak yeri ve besin kaynağı olan topraktan her yıl çeşitli yollarla uzaklaşan bitki besin maddelerini tekrar toprağa kazandırmaktır. Böylece yeterli bitki gelişmesi, yüksek verimli aynı zamanda kaliteli ürün için gerekli koşullar gübreleme ile toprakta sağlanmaktadır. Bitki gelişmesi için gerekli koşullar üzerinde gübrelemenin yaptığı etki sonucu ürün kalitesi veya biyolojik değerlilik olarak tanımlanan beslenme değerini ortaya koyan vitaminler, protein, amino asitleri, mineral maddeler gibi kalite unsurlarının olumlu yönde etkilendiği bilinmektedir.

 

Gübrelemenin çevre üzerinde neden olduğu olumsuz etkiler şöyle sıralanmaktadır.

  1. Azotlu gübre kullanımının artmasıyla topraktan olan yıkanmaların da artması ve sonuçta sularda nitrat konsantrasyonunun yükselmesi.
  2. Özellikle yüzey toprağının taşınması sonucu fosforlu gübrelerin sulara karışmasıyla durgun ve akarsularda fosfat kapsamının yükselmesi.
  3. Aşırı gübre kullanımı sonucu, bitkilerde kimi maddelerin yığılması ve bunları yiyenlerde olumsuz etkilerin ortaya çıkması.
  4. Azotlu gübrelerin toprağa uygulanmasıyla gazlaşma sonucu atmosfere azot oksitler ve amonyak gibi gazların katılmasıyla sera etkisi oluşması.

 

Gübrelerin bu olumsuz etkilerine karşın kullanımlarındaki artış insanlarda ikilem yaratmaktadır. Zira yarım asır önce dünyada 17 milyon ton gübre kullanılırken bugün bu miktar 8 kat artmıştır. Avrupa’da 1950’lerde 45 kg/ha olan gübre kullanımı günümüzde 250 kg/ha’a ulaşmıştır. Buna paralel olarak örneğin Fransa’da aynı dönemde 1.8 ton/ha olan buğday verimi 7 ton/ha’ı geçmiştir. FAO (Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Teşkilatı) global bitkisel üretimde gübrelemenin yıllık payını yüzde 43 olarak bildirmekte ve toprak kaynaklarında ortaya çıkacak fakirleşmeye bağlı olarak bu payın yükselerek yüzde 84’e kadar çıkabileceğini ileri sürmektedir. Öte yandan, yapay gübreler yerine doğal kaynakların kullanımı ile yapılan organik tarım bir alternatif üretim şekli gibi ileri sürülmesine karşın, bugünkü üretim potansiyelini karşılayabilecek organik kaynak dünyada bulunmamaktadır. Aslında organik girdiler için de bitkisel üretim şart olduğuna göre, yetersiz bitkisel üretim organik kaynaklarda da azalmaya yol açacaktır.

O halde çözüm nedir? İnsanlığı yeterince besleyecek düzeyde bitkisel üretim yapmak için kimyasal gübre kullanma zorunluluğuna karşın uygulanan gübrelerin çevre üzerinde yarattığı baskıyı, olumsuz etkiyi ortadan kaldıracak bir yol var mıdır? Bu konuda yapılan çalışmalar gübre kullanım etkinliğinin artırılmasının geleceği kurtaracak çözüm olabileceğini göstermektedir.

 

GÜBRE KULLANIM ETKİNLİĞİ

Toprağa verilen gübrelerin etkileri pek çok koşul tarafından belirlenmektedir. Topraktan, gübreden, bitkiden, iklimden, tarım tekniklerinden kaynaklanan gübreden yararlanma oranı en uygun koşullarda bile yüzde 50-60’lara ancak ulaşabilmektedir. Başka bir deyimle verilen gübrelerin yarıya yakını ya toprakta tutulmakta veya yıkanarak sulara karışmakta veya gazlaşarak atmosfere katılmaktadır. Eğer bitkilerin gübreden yararlanma oranı artırabilirse toprakta kalan ve çevre üzerinde olumsuzlara neden olabilen gübre miktarından tasarruf yapılabilir. Başka bir anlatım ile verilen gübredeki besin maddelerinin tamamına yakını bitki tarafından alınabilirse, gübreden kayıplar azaltılabilir. Bu da doğal olarak az gübre kullanımı sonucunu doğuracaktır. Gübrelerin etkinliklerini artırmak için yapılan çalışmalar ve uygulamalar şu başlıklar altında toplanabilir:

 

A – BİYOTEKNOLOJİ

Bu alandaki çalışmalar özellikle iki yönde odaklanmış bulunmaktadır. Bunlar, baklagil bitkilerinin köklerinde olduğu gibi, biyolojik azot fiksasyonu yapabilecek mikroorganizmaların geliştirilmesi ve bitki köklerinin besin maddeleri absabsiyon oranlarının artırılmasına yönelik ıslah çalışmalarıdır. Bu alanda yapılan çalışmalar, biyolojik azot fiksasyonunu artırmanın tek başına sorunu çözecek bir yol olmadığını, ancak özellikle azotlu gübre kullanımında belirli ölçüde bir azalma sağlanabileceğini göstermektedir. İn vitro kültürlerde bitki ıslah yoluyla sömürme gücünün artırılması çalışmaları için ise biraz daha zamana ihtiyaç bulunmaktadır.

 

B – HUMİN MADDELERİ

Toprakta doğal olarak bulunan ve toprak organik maddesinin “Humifikasyon” veya “Huminleşme” adı verilen reaksiyonlar sonucu değişime uğramasıyla ortaya çıkan ürünlere genel olarak Humin maddeleri adı verilir. Bu maddelerin topraklar üzerine olumlu etkileri şöyle sıralanmaktadır.

  1. Bitki besinleriyle organik yapı oluşturulması,
  2. Bitki besin maddesi, özellikle fosfor, azot ve kükürt alımını artırması,
  3. Toprak mikrobiyolojik aktivitesini artırması,
  4. Minerallerin çözünürlüğünü artırarak bitki besinlerinin açığa çıkmasını sağlaması,
  5. Toprak yapısını iyileştirmesi,
  6. Azot, fosfor, kükürt ve çinkoyu bağlayarak depolama etkisi,
  7. Toprak su tutma kapasitesini iyileştirerek mevcut sudan bitkilerin en verimli şekilde yararlanmasını sağlaması,
  8. Humik asit hücre uyarıcısıdır ve hücre bitki besin maddelerinin alımını kolaylaştırır. Bu yolla köklerin besin maddesi alımı yüzde 30 kadar artabilir.
  9. Topraktaki toksinlerin uzaklaştırılması,
  10. Yüzde 5’e kadar ulaşan azot kapsamıyla azotlu gübre ihtiyacını azaltması

Humin maddelerinin özellikle azotlu ve fosforlu gübrelerin parçalanmasını sağlayarak bitkilerin bunlardan yararlanma oranını artırması konumuz açısından üzerinde durulması gereken özelliklerdir. Ancak, bu özelliğin yıkanma koşullarında gübreden olan kayıpları da artırdığını göz önünde bulundurmak gerekir.

 

C – GÜBRELERİN YAVAŞ ETKİLİ HALE GETİRİLMESİ

Gübrelerin etkinliğini artıracak, böylece kayıpları en aza indirerek çevre üzerinde ortaya çıkabilecek olumsuzlukları azaltacak yöntem olarak gübreleri yavaş çözünür halde uygulamak en ümit veren yol olarak görülmektedir. Gübrelerin yavaş etkili hale getirilmesinde iki yöntem uygulanmaktadır;

  1. Gübrelerin çözünmeyi geciktirecek bir madde ile kaplanması veya muamele edilmesi,
  2. Gübrelerin fındık veya ceviz büyüklüğünde çok iri granüller (süper granül) halinde üretilerek toprağa uygulanması.

Gübrelerin çözünmesinin yavaşlatılması yöntemlerinin geliştirilmesi, çevre üzerindeki gübrelerden kaynaklanan baskıyı azalttığı gibi, büyük boyutlara ulaşan ekonomik kayıpların da azaltılması yolunu açmıştır. Bu yöntemin ekonomik açıdan bir diğer yararı da gübrelerin bölünerek bitkinin gelişme periyodunun çeşitli dönemlerinde yapılan ilave gübreleme masraflarından tasarruf sağlanmasıdır.

Gübreleri kaplayarak veya belirli kimyasallar ile muamele ederek toprağa vermenin, çevreci bakış açısından bir sakıncası bulunmaktadır. Bu da, kaplama materyalinin ve ilave kimyasalların da toprakta birikerek çevre kirlenmesini bir başka boyuta taşıyacağı endişesidir. Gerçekten plastik kaplama materyali veya mum gibi yabancı maddelerin toprakta birikme riski bulunmaktadır. Aynı durum, toprak mikroorganizmasını baskı altında tutan kimyasallar için de söz konusudur. Bunların hem bitkilere hem de sulara bulaşma riski yanında, toprak mikrobiyolojik özelliklerinin değişmesi veya tümden ortadan kalkması riskini de göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Burada son olarak söylenmesi gereken husus, gübrelerin yavaş etkili hale dönüştürülmesinin bir maliyeti bulunduğu ve buna bağlı olarak bu ürünlerin daha pahalı olmalarıdır.

 

D – FERTİGASYON

Kimyasal gübrelerin sulama suyuna katılarak toprağa uygulanması anlamına gelen fertigasyon, gübre kullanım etkinliğinin artırılmasında önemli bir yöntemdir. Son yıllarda sulama ekipmanlarındaki gelişmeye paralel olarak büyük aşamalar kaydedilen fertigasyon konusunda Türkiye’nin dezavantajı sulu tarımın sınırlı olarak yapılmasıdır. Sulanabilir alanlar genişledikçe, özellikle GAP bölgesinde bu konudaki araştırmalara ve buna bağlı olarak fertigasyon uygulamalarına ağırlık verilmek zorunludur. Çevre açısından, gübrelerin az fakat etkin kullanılması sonucunu doğuran, böylece kirlenme riskini azaltan fertigasyonun bir diğer avantajı da gübre ve gübreleme maliyetinin azaltılması, ekonomik kayıpların engellenmesidir.

 

SONUÇ VE ÖNERİLER

Gübreler ve gübreleme konusunda yanlış anlaşılmalara meydan vermemek için konunun uzmanları her kesimi aydınlatmayı görev bilmelidirler. Bugün özellikle çevreci kuruluşların yürüttüğü, çoğu bilimsel verilere dayanmayan kampanyalar, gübreleri en büyük çevre kirleticiler olarak göstermeye yönelmiştir. Çevre elbette önemlidir, insanlığın geleceği açısından mutlaka bilinçli bir şekilde korunmalıdır. Aşırı ve yanlış gübre kullanımının toprak, bitki, su ve havada olumsuzluklara yol açtığı bir gerçektir. Doğaya dışarıdan yapılan her müdahalenin mutlaka bir yan etkisinin olacağı gerçeği göz ardı edilmeden bilinçli gübre kullanımı özendirilmeli, sağlanmalıdır. Unutulmamalıdır ki; soluduğumuz havadaki oksijeni artırmanın yolu daha çok bitkisel üretimden, daha çok yeşil üretmekten geçmektedir. Bitkisel üretimde gübrelerin ürün artışı ile çevre üzerinde sağladığı bu olumlu katkı da hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir.

Yapay tarımsal girdileri elemine ederek uygulanan organik tarım hiçbir zaman intensif tarımın alternatifi olamaz. İnsanlığın geleceği için, gelecek kuşakları açlıkla yüz yüze getirmemek için tarımda verimliliği artırmalıyız. Bu görev, özellikle Türkiye gibi yüksek verim potansiyeline sahip ülkelere düşmektedir. Bu kapsamda daha çok gübre kullanmaya ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Ancak verimli ve etkili kullanmak koşulu ile.

 

NOT: Bu yazının orijinali Prof. Dr. İlhan Karaçal’ın 2004 yılında Tokat’ta yapılan Türkiye 3. Ulusal Gübre Kongresi’nde sunduğu tebliğdir. Sayın Karaçal’ın izniyle bazı bölümleri kısaltılarak yayımlıyoruz.

Doç. Dr. Burhan KARA

Süleyman Demirel Üniversitesi

Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü-Isparta

Fosil yakıtları, sanayi, ulaştırma, arazi kullanım değişikliği, katı atık yönetimi, hatalı tarımsal uygulamalar, mera ve orman alanlarının azalması nedeniyle atmosferde başta CO2 olmak üzere, diğer sera gazları (metan-CH4, azot oksit-N2O ve flora clora karbonlar-CFC5, vb.) oranının artması sonucu tutulan uzun dalga boylu ışınlar, yüzey sıcaklıklarını artırmaktadır, sıcaklıklarda meydana gelen bu yükselmeye küresel ısınma denilmektedir (Öztürk, 2002; Türkeş, 2003).

 

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bilimsel çevrelerde dünya ikliminin yavaş yavaş değiştiği, bu değişmenin kara ve deniz yüzeylerindeki ortalama sıcaklığı artırdığı ve bazı bölgelerde ortalama yağış miktarı azalırken, bazılarında arttığı, buzulların eridiği ve deniz seviyesinin yükselmesi şeklinde kendini göstermektedir (IPCC, 2007). Küresel ısınmaya bağlı olarak yeryüzünün bazı bölgelerinde meteorolojik veriler uzun yıllar otalamalarından farklılık göstermeye başlamıştır ve değişim devam etmektedir. Bu faklılık; genel olarak sıcak günlerin sayısının artacağı, soğuk günlerin sayısının azalacağı, dünyanın pek çok yerinde artan neme bağlı olarak şiddetli yağışların ve fırtınaların daha sık görüleceği, uzun ve sıcak geçecek olan yazların şiddetli kuraklıkları da beraberinde getireceği, kış aylarının daha ılık geçeceği, kar yağışının azalacağı, çölleşme ve iklime bağlı felaketlerin daha güçlü ve sık görüleceği olarak kendini göstereceği öngörülmektedir (IPCC, 2001).

 

Hükümetler arası iklim değişiklikleri panelinin (IPCC, 2007) Dördüncü Değerlendirme Raporuna göre, ortalama yüzey sıcaklığı, 1906-2005 döneminde0.74 °Cartmıştır. 1901-2005 döneminde Amerika’nın doğu bölgelerinde, Avrupa’nın kuzeyi ve Asya’nın kuzeyi ile iç kesimlerinde yağışlarda önemli artışlar, Akdeniz havzası, Afrika’nın orta ve güneyi ile Asya’nın güneyinde bazı kesimlerde önemli azalmalar belirlenmiştir. Son elli yılda ekstrem sıcaklıklarda yaygın ölçekli değişiklikler yaşanmış, atmosferik su buharında gözlenen artış ve ısınma ile tutarlı olarak kuvvetli yağış olaylarının sıklıklarında artış saptanmıştır (Demir ve ark., 2008).

 

Çeşitli matematiksel iklim modellerinin sonuçlarına göre, iklimde başlayan değişikliklerin gelecekte de süreceğini göstermektedir. Sanayileşme, fosil yakıtlarının giderek artması, mera ve orman alanlarının azalması, tarım alanlarının imara açılması vb. küresel ısınmayı tetikleyen, CO2 ve çeşitli zararlı gazların salınımını artıran etkinliklerinin devam etmesi hâlinde iklim değişikliklerinin yaşanacağı kaçınılmazdır. Hükümetler arası iklim değişiklikleri panelinin (IPCC) 2001 yılı raporuna göre atmosfere salınan sera gazları (CO, CH, CFCs, N ve O) sonucunda önümüzdeki yüz yıl içerisinde sıcaklıkların 1.4 ile 5.8 0C arasında artış göstereceği belirtilmiştir. Aynı raporda ortaya atılan senaryolara göre, küresel sıcaklıkta 2100 yılına kadar ortalama 1 0C ile 3.5 0C’lik bir artışı olacağı bildirilmiştir.

 

Türkiye farklı topoğrafik yapısı nedeniyle, küresel ısınmaya bağlı olarak, görülebilecek bir iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkeler arasındadır (Öztürk, 2002). Ülkemizde Orta Anadolu, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu’nun büyük bir kısmı, Akdeniz ve Ege bölgelerinin iç kesimleri aldıkları yıllık yağış miktarı bakımından yarı kurak bölgelerdir. İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinde de ortalama sıcaklığın yükselmesiyle kar  yağışlarının azalacağı bu bölgelerde daha büyük bir su sıkıntısının yaşanacağı tahmin edilmektedir. Kar yağışının azalması sonucu, ilkbahar yağışları uzun yıllar ortalaması düzeyinde yağsa bile toprağın su muhtevası yeterli seviyede ulaşamayacaktır ve bitkiler kuraklık stresi çekecektir.  Gelecekte su sorununun ve toprakta bulunan tuz miktarının artması sonucunda İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’nun daha kurak hale gelerek çölleşeceği öngörülmektedir (Türkeş, 1998; Öztürk, 2002).

 

Büyük oranda doğal ekolojik koşullara bağlı olarak yapılan tarımsal üretim; kuraklık, şiddetli yağışlar, dolu, don, çoraklık, tuzluluk, zararlılar, hastalıklar, yangın gibi çevre faktörlerin biri veya birkaçından her yıl sıkça olumsuz etkilenmektedir. Küresel ısınma ile değişen iklim yapısı ve doğal dengenin bozulması, söz konusu risklerin şiddetini daha da artırmaktadır. Özellikle kuraklık; tarımsal üretimin en tehlikeli ve en büyük afetidir (Öztürk, 2002). Dünya üzerindeki kullanılabilir tarım alanları, kendilerini etkileyen stres faktörlerine göre sınıflandırıldıklarında kuraklık %26’lık payla en büyük paya sahiptir (Kalefetoğlu ve Ekmekçi, 2005). Ülkemizde, kullanılan su miktarı da kişi başına düşen su miktarı 575 m3’tür.

Dünya ortalamasıyla karşılaştırıldığında ülkemizin, genel olarak bilinenin aksine, sınırlı su kaynaklarına sahip ülkeler arasındadır (Türkeş, 1999). Ülkemiz farklı coğrafi koşularından dolayı iklim değişikliğini neden olacağı kuraklık, bitkilerde verim azalması, erken uyanma, vejetasyon süresinde kısalma, ekim zamanında değişiklik, vejetasyonda değişme, yazlık bitkilerin kışlık ekim şansı ve taşıdığı riskler, su kaynaklarında azalma, kısa süreli şiddetli yağışlar, kar yağışının azalması ve don tehlikesi, bitkilerin artan su isteği, su baskınları, tuzluluk, çoraklık, erozyon, buharlaşma, topraktaki kullanılabilir suyun miktarında ve su kaynaklarının depolanmasında azalma gibi riskler, bölgelere göre etkisi değişmekle birlikte tarımsal üretimi önemli ölçüde azaltacağı birçok araştırıcı tarafından öngörülmektedir (Türkeş, 1998; Türkeş, 1999; Öztürk, 2002; Kara ve ark., 2014). Ilık geçen kış mevsimlerinde badem, kaysı, erik, kiraz vb. gibi bazı bitkilerde erken çiçeklenme olasılığından dolayı bazı yıllarda bu bitkilerin son donlardan zarar görmesine neden olacaktır. Ayrıca vernalizasyon ihtiyacı uzun süren ve daha düşük sıcaklık isteyen bitkiler bu ihtiyacını karşılayamama durumu ortaya çıkabilir. Bu bitkilerin tohum ve meyve tutumu olumsuz etkilenecektir. Dolayısıyla verimde azalma ve kalitede düşme ortaya çıkabilecektir.

 

Hızla artan dünya nüfusuna paralel olarak da gıda ihtiyacı da hızla artmaktadır. Küresel ısınma ve buna bağlı olarak baş gösteren/gösterecek kuraklık gıda ihtiyacının karşılanabilmesi yeni yüzyılın en büyük sorunu olacaktır. Bunun yanı sıra ekilebilir tarım alanlarının hızla azalması tarımsal üretimi dolayısıyla gıda ihtiyacına olan talebi daha da yükseltecektir. Birleşmiş Milletler dünya nüfusunun 2050 yılında 11.3 milyara ulaşacağı ve artan nüfusu beslemek için mevcut gıda miktarının yüzde 70 oranında artması gerektiğini rapor etmiştir (DaMatta ve ark., 2009; UN 2009). Benzer şekilde Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI) raporuna göre, hızla artan dünya nüfusunu beslemek için bugünkünden çok daha fazla gıda kaynağına ihtiyaç duyulacaktır. Dünya gıda örgütünün raporlarına göre ise günümüzde dünya nüfusunun 1 milyardan fazlasının açlık sınırında olduğu bu rakamın giderek arttığı bildirilmiştir. Yapılan bir araştırmada dünyada tarım üretiminin 2030 yılına kadar çeşitli nedenlerle her yıl %1.5 oranında azalabileceği de ortaya konulmuştur (FAO, 2003; Munir ve ark., 2010). Buna bağlı olarak gıda temin etmede güçlükler çekilmekte ve gıda fiyatları hızla yükselmektedir.

 

Dünya Bankası verilerine göre dünya nominal gıda fiyat indeksi; 1990-2005 yılları arasında yaklaşık ortalama 100 değerinde iken 2006-2010 yılları arasında ise yaklaşık 150 değerine ulaşmıştır. 2011 yılı verilerine göre ise dünya gıda fiyat indeksi 200 değerini geçmiştir (Erbaş ve Arslan, 2012; FAO 2011). Küresel ısınma ya bağlı olarak azalacak verim ve artacak gıda ihtiyacını karşılamak için sentetik gıdalara, aşırı gübrelenmiş ve ilaçlanmış, olumsuz koşullarda depolanmış hatta son kullanma zamanı geçmiş düşük kaliteli ürünlerin tüketimi özellikle gelir düzeyi düşük olan insanlar tarafından artacaktır. Aynı şekilde bitkisel gıdaların temininde görülecek güçlükler kadar hayvansal yem miktarındaki temininde karşılaşılacaktır. Dolayısıyla hayvansal gıdaların elde edilmesinde güçlükler yaşanacak bu durum gıda güvenliği, beslenme ve sağlık sorunlarına yol açacaktır.

 

Küresel ısınmaya bağlı olarak kuraklık ve don zararından en fazla geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin temel gıda besin maddeleri olan tahıllar (buğday, çeltik, mısır), yemeklik baklagiller ve yağ bitkileri vb. gibi doğal yağışlara bağlı olarak yetiştirilen tüm bitkiler olumsuz etkilenecek, verim ve kalite önemli ölçüde düşecektir. Ülkemizde temel gıda besin maddesi olan buğday tarımı %75 oranında doğal yağışlara bağlı olarak (sulanmadan) yetiştirilmektedir. Benzer şekilde yemeklik baklagiller (nohut, mercimek) ayçiçeği, aspir gibi yağ bitkileri tarımı büyük oranda doğal yağışlara bağlıdır. Ülkemizde günlük kalori ihtiyacının %50’ sinden fazlasının karşılandığı buğdayın yıllık otalama üretimi, yıllara göre değişmekle birlikte 19.0 ile 22.0 milyon ton arasında değişmektedir. 2006 ile 2008 yılları arasında görülen kısmi bir kuraklıkta ürerim 17.7 milyon tona kadar düşmüştür. Bu küçük düşüş bile halk arasında gıda ihtiyacı bakımından tereddütlere yol açmıştır. Bunun yanında en az küresel ısınma kadar tehlikeli olan arazilerin imara açılarak tarım alanlarının azalması (TÜİK verilerine göre 1970 ve 2005 yılları arasında 9.2 ile 9.6 milyon ha arasında değişen buğday ekim alanı, 2005 den sonra düşmeye başlamış ve 2013 yılında 7.77 milyon hektara kadar düşmüştür) gelecekte gıda ihtiyacının karşılanmasında sorunlar oluşturacaktır. Fotosentez yapan yeşil bitkiler azalacağı için karbondioksit oranı artacaktır. Ayrıca tarım alanları üzerine açılan yeni yerleşim alanları üzerinde yaşam için gerekli olan barınma, beslenme, ısınma, ulaştırma, yol yapımı vb. gibi faaliyetlerden dolayı kömür ve petrol ürünlerinin emisyonları nedeniyle atmosferin alt tabakasının ısınmasına neden olmaktadır. Bu sebepten dolayı özellikle yaşam faaliyetlerinin olduğu büyük yerleşim alanlarında kış aylarında kar yağışı daha az olmakta ve yağış genellikle yağmur şeklinde düşmektedir. Yağan kar ise erken erimektedir.

 

Türkiye’de yılda kişi başına ortalama225 kgbuğday tüketilmektedir (Süzer, 2013). Türkiye nüfusu 2012 yılında 75 627 384 olarak sayılmıştır. Her yıl (75 627 384 x 225 kg/yıl=17.01 milyon ton/yıl) 17.01 milyon ton buğdaya ihtiyaç vardır. Ülkemizde her yıl yaklaşık 8 milyon ha’lık buğday ekim alanına dekara20 kgtohum ekilmektedir (8 milyon ha x 20 kg/da=1.6 milyon ton/yıl) 1.6 milyon ton tohumluk gerekmektedir. Her yıl hasat, harman, depolamada ve taşınma sırasındaki oluşan kayıplar % 3 olduğu bildirilmektedir (Süzer, 2013). Bu her yıl 0.6 milyon ton buğday kaybı anlamına gelmektedir. Sonuç olarak her yıl, 17.01 milyon ton tüketim + 1.6 milyon ton tohumluk + 0.6 milyon ton hasat, harman kayıpları = 19.21 milyon ton buğdaya ihtiyaç vardır. Ülkemizde 2013 yılı yılında ülke tarihinde rekor kırılarak 22.05 milyon ton buğday üretilmiştir. Ancak kuraklığa ve ekim alanlarındaki azalışa bağlı buğday üretiminin düşeceği kuvvetli muhtemeldir. Hızla artan nüfus oranının yanı sıra her yıl ülkemize gelen milyonlarca turist sayısı da düşünülürse, gelecekte buğday ihtiyacının karşılanmasında güçlükler çekileceği düşünülmektedir.

 

Sonuç olarak; küresel ısınmanın canlı yaşamı üzerinde özellikle kuraklık tehlikesi olarak baş göstermeye başlamıştır. Çeşitli matematiksel iklim modelleri, iklimde başlayan değişikliklerin gelecekte de süreceğini göstermektedir. Bunun birçok olumsuz etkisi olmakla birlikte en önemli sonucu bitkisel ve hayvansal gıdaların azalması ve sağlıklı gıda temininde zorluklar olarak ortaya çıkacaktır. Özellikle tatlı su kaynaklarının azalması, tarımsal üretimde önemli ölçüde verim ve kalitenin düşmesine neden olacaktır. Artan dünya nüfusu ve azalan tarım alanları buna bağlı olarak tarımsal üretimin düşmesi ve gıda ihtiyacının karşılanmaması, gelecekte gıda ve su savaşlarının çıkmasına, büyük göç dalgalarının olmasına ve bir insanlık felaketin yaşanacağı endişesini doğurmaktadır.

 

Küresel ısınma ve gıda ihtiyacına karşı alınabilecek önlemler

1- Tarım alanlarının azaldığı ve su kaynaklarının giderek tükendiği gerçeği göz önüne alınırsa gelecekte en önemli sorunların başında gıda temini gelecektir. Bunun tek yolu birim alan verimini artırmaktır. Bunun için kaliteli tohumluğun yanı sıra sulama, gübreleme, ilaçlama, toprak işleme gibi kültürel uygulamalarda israfın önlenmesi, tarım teknolojilerinden yararlanılması ve tarım yapılabilir arazilerin verimli kullanılması zorunluluktur.

 

2-  Yukarıda da belirtildiği gibi gelecekte gıda temini bakımından en az küresel ısınma kadar tehlikeli olan tarım alanlarının azalmasının önlenmesi, özellikle imara açılmasının önüne geçilmesi ve bu durum yasalarla kontrol altına alınması çalışmaları acilen başlatılmalıdır. TÜİK verilerine göre Türkiye’de 2000’li yıllarda toplam ekilebilir alan 27-28 milyon hektar iken, 2013 yılında 24.1 milyon hektara düşmüştür.

 

3- Alternatif enerji kaynakları üreterek, küresel ısınmayı tetikleyen fosil yakıtlarının azaltılması, ormanların, meraların korunması ve sanayi alanlarında kontroller artırılarak zararlı gaz salınımı azaltılmalıdır.

 

4- Doğa ve doğal kaynaklar tasarruflu kullanılmalı.

 

5- İnsanlık sadece kendini değil, başkasını ve geleceği de düşünmeli, küresel ısınmanın meydana gelmesinde en büyük neden (% 90) insandır.

 

6- Dünya bize atalarımızdan miras değil, gelecek neslin emanetidir (Anonim) düşüncesi benimsenmeli ve her birey üzerine düşeni yapmalıdır.

 

7- Su hayattır. Yaşamın her aşamasında su tasarruflu kullanılmalı. Özellikle tarımsal sulamada vahşi sulamadan vazgeçilerek damlama sulama ve diğer tasarruflu sulama yöntem ve metotları kullanılmalıdır. Atık sular arındırılarak beslenme ve tarım dışındaki alanlarda (sanayi, oto yıkama vb.) değerlendirilmelidir.

 

Yararlanılan Kaynaklar

DaMatta, F.M, Grandis, A, Arenque, B.C. Buckeridge, M.S., 2009. Impacts of climate changes on crop physiology and food quality. Food Res. International, 43:1814-1823.

Demir, İ., Kılıç, G., Coşkun, M., 2008. Bölgesel iklim modeli ile Türkiye için iklim öngörüleri. HadAMP3 SRES A2 Senaryosu, IV. Atmosfer Bilimleri Sempozyumu, Bildiriler Kitabı, 365-373.

Erbaş, M., Arslan, S., 2012. Açlığın önlenmesi ve gıda güvencesinin sağlanması. Gıda Mühendisliği Dergisi, Sayı: 36, s:50-59.

FAO, 2003. World Agriculture: An food and agricultural organization perspective. Available: http://www.fao.org/DOCREP/005/Y4252E/y4252e00.htm.

FAO, 2011. World Food Situation: FAO Food Price Index. Available: http://www.fao.org/worldfoodsituation/wfs-home/foodpricesindex/en/.

IPCC, 2001. Birleşmiş Milletler Hükûmetler Arası İklim Değişikliği Paneli İklim Değişikliği Özel İhtisas Komisyonu Raporu. 

IPCC, 2007. Climate Change. The Physical Science Basis Summary for Policymakers Contribution of Working Group I to the Fourth Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate,Paris,France.

Kalefetoğlu, T., Ekmekçi, Y., 2005. The effect of drought on plants and tolerance mechanisms. G. U. J. of Sci., 18(4): 723-740.

Kara, B., Karadoğan, T., Kara, N., 2014. İklim değişikliği ve tarımda iklimsel riskler. Harman Time Dergisi,  Nisan 2014, Yıl: 2, Sayı: 14, S: 80-90.

Munir, A., Hanjra, M.A., Qureshi, M.E., 2010. Global water crisis and future food security in an era of climate change. Food Policy, 35: 365-377.

Öztürk, K., 2002. Küresel iklim değişikliği ve Türkiye’ye olası etkileri. G.Ü. Gazi Eğitim Fak. Der., 22(1): 47-65.

Süzer, S. 2013. Buğday Tarımı Erişim: 23.12.2013.

Türkeş, M., 1998. İklimsel değişebilirlik açısından Türkiye’de çölleşmeye eğilimli alanlar. DMİ/İTÜ II. Hidrometeoroloji Sempozyumu Bildiri Kitabı, 45-57, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, Ankara.

Türkeş, M., 1999. Vulnerability ofTurkeyto desertification with respect to precipitation and aridity conditions. Turk. J. of Eng. and Environ. Sci., 23:363-380.

Türkeş, M., 2003. Sera gazı salınımlarının azaltılması için sürdürülebilir teknolojik ve davranışsal seçenekler. V. Ulusal Çevre Mühendisliği Kongresi, Çevre Mühendisleri Odası, Ankara.

UN, 2009. World population prospects: The 2008 revision. Available:

Prof. Dr. Fikret AKINERDEM

Selçuk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü, KONYA

 

Temel besin maddelerinden olan yağlar, beslenme zinciri içerisinde mutlaka yer alması gereken ana besin maddelerindendir. ‹nsan vücudundaki hücre, doku ve organların yapılarında yer aldıklarından, yaşamın sürdürülebilmesi ve vücudun değişik işlevlerini sağlıklı bir şekilde yerine getirebilmesi için, mutlaka alınması gereken maddelerdir.

 

Dünyada bitkisel yağlara kaynaklık eden başlıca bitkiler soya, palm, zeytin, mısırözü, çiğit, kolza, ayçiçeği, aspir iken ülkemizde ayçiçeği, zeytin, çiğit, haşhaş ile son zamanlarda gelişme gösteren kolza ve aspir bitkisinin olduğu söylenebilir.

 

Dünyada kişi başı bitkisel yağ tüketimi 15 kg iken, ülkemizde 20 kg’dır. Bitkisel yağ sanayi sektörümüz 5 milyon ton yağlı tohum işleme, 1.5 milyon ton rafine,1 milyon ton margarin üretim kapasitesine sahip olup 4 milyar dolar parasal hacmi ile gıda sektörü içindeki  %6’lık bir paya sahiptir.

 

Ülkemizde yaklaşık 950 bin ton likit,  550 bin ton margarin,  200 bin ton civarında da yem, boya ve sabun sanayi ihtiyacı olmak üzere toplam 1,7 milyon ton bitkisel yağ tüketimi vardır. Ülke ihtiyacının yerli üretim dışında kalan 1,1 milyon ton olan kısmı yağlı tohum veya ham yağ ithalatı ile karşılanmaktadır.

 

Son yıllarda Türkiye’de 1 milyon hektarlık alanda üretimi yapılmakta ve yılda 2 milyon ton civarında yağlı tohum üretilmektedir. 2008 yılında 900 bin ton  ayçiçeği tohumu 35 bin ton soya fasulyesi, 1.2 milyon ton çiğit ve 80 bin ton da kolza (kanola) tohumu üretimi gerçekleşmiştir. Ekim alanları incelendiğinde pamuk ekim alanlarının 400 bin, ayçiçeğinin ise 500 bin hektar seviyelerinde olduğu görülmektedir. Soya ekim alanları bu rakamların oldukça altında seyretmektedir. Kolza üretimi de son yıllarda özellikle Trakya bölgesinde yaygınlaşmaya başlamış ve ekim alanları 25 bin hektara kadar ulaşmıştır.

 

Dünyada yağlı tohumlu bitkilerin üretimi son 10 yılda iki katı artış göstermiştir. Dünyada tarımın uğradığı değişim ve dönüşüm maalesef tam olarak fark edilemediğinden,  ülkemizde yağlı tohum üretimi 1997 yılında 1.950.000 ton iken 2007’de 2 milyon ton olarak gerçekleşmiştir. 20 yılda artış oranı sadece %3 olmuştur. Türkiye, bitkisel yağ sanayinde net ithalatçı bir ülkedir. Ülke ihtiyacının %70’i yağlı tohum veya ham yağ olarak ithal ediliyor. Yağlı tohum üretimi 2.5 milyon tonlardan 1.8 milyon tona düşmüştür. Yerli tüketimin %73’ü ayçiçeği, %11’i kolza, %3.3’ü pamuk, %9.6 mısır ve %2.4 soyadan karşılanmaktadır.

 

1997-2007 yıllarında yapılan ve giderek yükselen yağ, yağlı tohum ve küspe ithalatı bunu açıkça ortaya koymaktadır. Ülkemizin 1997’de yıllık yağlı tohum ve türevleri ithalatı 681 milyon dolar iken,  2009’da ithalata ödediğimiz döviz yüzde 400 artarak 2.8 milyar dolara ulaşmıştır. Tedbir almadığımız, yağlı tohum üretimini artırmadığımız takdirde ithalatın 10 yıl sonra 5 milyar doları aşacağı tahmin edilmektedir.

 

Bir başka tehlike de hemen yanı başımızdaki yağlı tohum üreticisi ülkelerde kurulan yüksek kapasiteli kırma tesisleri ülkemizin yağlı tohum ithalatını da yok edeceğinden, kurulu tesislerimiz de atıl hale gelebilecektir. Yağlı tohum üretimimizi artırmaz isek yakın zamanda rafineri yağ ithalatçısı olmamız kaçınılmaz olacaktır.

 

Öte yandan tarıma yeni anlamlar yüklenmekte ve tarım sektörü ciddi bir güç kaynağı olarak yeniden yorumlamaktadır. Bu gerçeği gören ülkeler, tarım potansiyelini azami derecede kullanma yoluna gitmekte, özellikle de yenilebilir (biyo-yakıt) enerjide yerli kaynaklara yönelmektedir. Bu yönde temel ürünler geldiğimiz noktada yalnızca gıda maddesi olarak değil, yakıt olma özelliğinin keşfiyle endüstrinin ve dolayısıyla enerji sektörünün ilgi alanına girmiştir. Bunun için en çok gündeme gelen gruplar, yağ ve nişasta-şeker bitkileridir.

 

Büyük miktarda yağ bitkileri üretim potansiyeline sahip olan ülkemizin bunu kullanamayışı ve insan beslenmesinin temelini oluşturan “stratejik” ve “ekonomik değeri yüksek” bir sektörü dışa bağımlı olmaya zorlamaktadır. Bu nedenle de Türkiye, tarımda gelişim ve değişimleri yakalayarak ekolojik avantajını ekonomik çıkarlara dönüştürmek mecburiyetindedir. Bunun için yağlı tohumlu bitkilerin üretiminin artırılması için yapılması gereken işler vardır.

 

Bütün tarım ürünleri tek bakanlığın çatısı altında toplanmalı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tahıl bakanlığı olmaktan çıkarılmalıdır. Türkiye’de tarım, satış kooperatifleri birliklerine endeksli olmamalıdır. Aslında ülkemizde tarımsal örgütlenme ve yapılanma konusu en tartışmalı konular arasındadır. Bu zamana kadar hep üretici veya sanayiciyi örgütledik, bu örgütleri de siyasi iktidarlar kendi arka bahçesi olarak kullandı veya kullanmaya çalıştı. Esasen yapılması gereken üretici yerine ülkemizin, sanayici ve çiftçimizin topyekün yararına olan üretimin örgütlenmesidir. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde olduğu gibi konunun çözümü, sektörün ana unsuru olan hammaddeci-işletmeci-pazarlamacı ağını serbest rekabet ortamı içinde ortak bir hedefte buluşturulmasıdır.

 

Üretimin artırılması için yağlı tohumlara destek yükseltilerek devam etmelidir. Yağlı tohumlar sökülen fındık alanlarında, pancar ekim alanlarında üretime alınmalı; üretimine elverişli bölge ve havzalarda yüksek destekleme primi ile (tarım havzaları yeniden ele alınarak) ayçiçeği yanında, kolza (kanola) ve aspir gibi yeni bitkilerin üretimi teşvik edilmelidir. Yüksek desteklemelerde kastedilen yerli üretimin bedeli ne olursa olsun ithal edilenden daha ucuz olmasına dayanmaktadır.

 

Sulu alanlarda buğdaya göre milli ekonomiye katkısı 2 kat fazla olan yağlı tohumlu bitkilerin ekilmesi teşvik edilmeli, böylece de ekonomide yem ve diğer katkılarıyla tarımın çarpan etkisi yükseltilmelidir. Burada esas olan desteklemelerle tatmin edilen çiftçinin ürettiği mala sözleşmeli modelle alım garantisi getirilmesidir. Böylelikle hem üreticinin malı ve hem de sanayicinin hammaddesi garanti altına alınacaktır.

 

Yağ Sanayicileri Derneği sadece lobi faaliyeti yapan bir kuruluş olma yerine, yem ve diğer yağa dayalı sektörlerle organik işbirliğine girerek, yasal düzenlemelerle yerli üretimde etkin rol oynamalıdır. Her yağ sanayicisi kendi bölgesinde üreticilerle temasa geçerek bu bitkilerin üretim tekniği ile ilgili eğitim çalışmaları ve demonstrasyonlar yapmalıdır.

 

Üreticiye verimli ve kaliteli tohumluk verilmelidir. Kırma ve depolama tesisleri uygun bölgeler bazında yaygınlaştırılmalıdır. Üreticiye ümit vadeden aspir ve kolza gibi yeni bitkilerin üretim teknikleri öğretilmelidir. Bunun için yağ ve yem sanayicisi, Tarım Bakanlığı ve üniversiteler işbirliği içinde olmalıdır.

Bitki bazında ise;

Aspir, orijini Anadolu olan ve özellikle de kurak alanlar için ümit vadeden önemli bir bitkidir. Bu bitkinin gelişmesi için verimli ve yağ oranı ile yağ kalitesi yüksek yeni çeşitlerin ıslahı yapılmalıdır. Böylece yağ sanayicisinin aspir bitkisini ve yağını tercih etme hakkı doğacaktır.

 

Kolza (kanola) ise daha çok sulu alanlarda üretim şansı bulabilecek bir bitkidir. Bu nedenle özellikle adaptasyon yeteneği yüksek yerli çeşitlerin elde edilmesi üzerinde durulmalıdır. Bu bitkinin tek dezavantajı teknik üretim bilgi noksanlığının olmasıdır.

 

Sonuçta, ülkemizde yağ açığımızı kapatmada birinci derece üzerinde durulacak yağ bitkileri ayçiçeği, kolza ve aspir; ikinci derecede ise çiğit, haşhaş, mısır, fındık ve soya olabilir. Bütün üretim politikaları ve yağ sanayicisi yaklaşımı bu bitkilerin üretimi ile ilgili teknik ve finans desteği sağlanması üzerine yapılmalıdır.

Prof. Dr. Bayram SADE

Ülkemiz Avrupa Birliğine katılım konusunda önemli bir irade ortaya koymuş ve özellikle son yıllarda bu iddiadaki samimiyetini yoğun hukuki düzenleme ve mevzuat çalışmaları ile ispatlamıştır. Bu çerçevede Avrupa Birliği ile müzakerelerde en yoğun tartışmaların tarım ile ilgili olacağı ilgili tüm kesimler tarafından kabul görmektedir. Ancak, tarımla ilgili-ilgisiz, bilgili-bilgisiz değişik kişi, kurum ve kesimler bu konularda yorumlar yapmaktadırlar. Bir bilim adamı olarak tarımsal yapımızı, köy yaşamını ve sosyal durumunu bu yönüyle ele almak istedim.

 

Avrupa Birliğinde tarımda daha çok birlik, kooperatif yada örgütler ile özel sektör ağırlıklı bir yapı hakim iken, bizde tarımsal hizmetler, organizasyonlar ve hatta üretimde kamu ağırlıklı bir yapı hakimdir. Son zamanlarda tarımda kamu dışı kesimlerim etkinliğinin artırılması çabaları olsa da bu konuda alınacak çok yol olduğu açıktır. Birkaç örnek verirsek, üretici eğitimleri ve tarımsal yayım hizmetleri büyük çoğunlukla kamu tarafından yapılmaktadır. Kamu TMO kanalıyla hala bir çok üründe önemli alıcı ve piyasaları belirleyici durumdadır. TİGEM hala özellikle serin iklim tahılları tohumculuk üretimi ve satışının % 90’ının elinde bulundurmaktadır. Kendine döllenen bitki türlerinde (örneğin serin iklim tahılları) çeşit geliştirme için yürütülen Ar-Ge çalışmalarını hemen, hemen tamamı kamu tarafından yapılmaktadır. Bu liste çoğaltılabilir. Bu listede yer alan hususlarla ilgili şunlar yapılabilir.

 

 

–          Üretici eğitimleri ve tarımsal yayım hizmetlerinde özel danışmanlık sisteminin devreye sokulması. Ayrıca üretici örgütlerinin (Ziraat Odaları, Tarım Kredi Kooperatifleri, Pancar Ekicileri Kooperatifleri vs.) teknik alt yapıları güçlendirilerek onların dinamik yapılarından yaralanma yoluna gidilmelidir.

 

 

–  T.M.O.’nun piyasaları düzenleyici ve denetleyici bir fonksiyona kavuşturulması.     Üretici örgütlemesinin teşvik edilmesi, ürün bazında üretici birliklerinin kurulması ve bunların ürünün     değerlendirilmesi,  pazarlanması konusunda  görev almasını sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalı, “Ürün Borsacılığı” ve “Vadeli İşlem Borsacılığı” yasal bir zemine oturtularak, öncelikle altyapısı güçlü Borsalar da pilot olarak uygulanmalı ve akabinde yaygınlaştırılmalıdır.

 

 

–          TİGEM’in satış bayilikleri oluşturmasının sertifikalı tohumluğun yaygınlaştırılmasında çok önemli katkıları olmuştur. Ancak Kamu Araştırma Kuruluşlarının geliştirdiği yeni çeşitlerin yaygınlaştırılmasından ziyade faaliyetlerini daha çok eski çeşitlere yönlendirmesi, geliştirilen bir çok çeşidin kavanoz çeşit olması sonucunu ortaya çıkarmıştır. TİGEM ayrıca üretim ve satışını yaptığı kamu araştırma kurumlarına bir royalite bedeli de ödemediği için Ar-Ge çalışmalarına da önemli bir katkısı olmamıştır. Islahçı hakları yasası çıkarılmış olup, TİGEM’in bu yeni şartlara kendini adapte edip ve özel sektör mantığıyla yapılanarak diğer Özel Sektör gibi ihalelere girip yeni çeşitlerin tohumluk üretimi ve ticaretinde yerini alması en doğru yaklaşım olacaktır. Buradaki başarı, istisna uygulamalardan kaçınarak Kamu Tarımsal Araştırma Kuruluşlarının hızla tüm çeşitlerini ihale etmesi noktasında Tarım Bakanlığının irade ortaya koymasına bağlıdır. Takiben Kamu Araştırma Kuruluşları Özel Sektör ile çeşit geliştirme konusunda ortak Ar-Ge çalışmalarına girmeleri ve nihayetinde Özel Sektörün alt yapısının güçlendirilerek kendi Ar-Ge programlarının başlatmaları özendirilmelidir.

 

 

–           Tarımı Gelişmiş Ülkelerde Köy ile Şehir arasındaki gelişmişli düzeyi, sosyal statüler ve alt yapılar arasındaki farklılıklar hissedilemeyecek düzeyde küçüktür. Ülkemizde ise bu fark uçurum derecesindedir. Avrupa Birliğine yeni giren Macaristan gibi Ülkelerdeki şehirlerle Ülkemizdeki Şehirler arasında yine önemli farklılıklar gözükmezken İki ülkenin köyleri arasındaki yukarıda bahsedilen kriterler yönüyle bariz farklıklar dikkati çekmektedir. Ülkemizdeki köyler imar, altyapı ve sosyal yaşam itibarıyla sahipsiz bir görüntü vermektedir.  Ülkemiz şehirlerinde Belediyeler altyapı hizmetlerini, sosyal yaşamın gerektirdiği ortamları ve imar hizmetlerini kontrollü olarak yürütmekte ve bunun karşılığında bütçeden başta nüfus başına katkı olmak üzere değişik kaynakları kullanmaktadır. Köyler ise bu yönüyle sahipsiz olup, başta imar olmak üzere tüm yatırımlar kişilerin inisiyatifinde ve rasgele yapılmaktadır. Belediyelik olmayan köylerde alt yapıdan ve sosyal amaçlı yatırımlardan da söz etmek mümkün değildir. Bu konuda muhatap belli değildir, ve bir bütçe de yoktur. Hazırlık aşamasında olan “Tarım Kanunu” Taslağında da bu hususta bir düzenlemeye rastlamamış olup, tarımın geleceği açısından  bu konu yasal düzenlemeler arasında yer almalı ve bütçe olanakları sağlamalıdır.

 

 

–          Üretimde önemli sorunlar yaşanmaktadır. Üretimde en önemli girdilerden birisi gübredir. Ülkemizde bu konuda da kendine has ciddi sorunlar bulunmakta olup, bunlar şu şekilde ifade edilebilir; toprak ve bitki analizleri yapılmadan gübre kullanılması oldukça yaygın olup, bu konuda Avrupa’nın en dağınık Ülkesi konumundayız. Hala tohumla gübrenin karıştırılarak ekimin yapılması oldukça yaygın bir uygulamadır. İklim, toprak yapısı, bitki türü gibi faktörler dikkate alınmadan gübre cinsleri seçilmektedir. İz element eksikliği dikkate alınmadan gübreleme yapılması; zaman, zaman aşırı; yer, yer yetersiz gübre kullanımı; toprak, bitki ve gübre özelliklerine uygun gübreleme metotlarının seçilmemesi; bölgelerin toprak özelliklerine ve bitki isteklerine uygun özelliklere sahip gübrelerin üretilmemesi gibi sorunlar birbiri ardınca sıralanabilir. Bu sorunların çözümü için yapılacaklar şu şekilde sıralanabilir;

 

 

–          Toprak analizine dayalı gübrelemenin yaygınlaştırılması için başta eğitim ve yasal tedbirler olmak üzere gerekli adımlar atılmalıdır. Bu konuda sadece Tarım Bakanlığı ve bağlı kuruluşlar değil Ziraat Odaları, Ticaret Borsaları ve Üretici Örgütlerinin alt yapılarını oluşturarak görev almaları sağlanmalıdır. Özel toprak ve bitki analiz laboratuarlarının kurulması özendirilmelidir. Gübre sektöründe faaliyet gösteren kuruluşlar da bu konuda hizmete vermelidir. Gübretaş’ın ücretsiz toprak analizi yaparak gübreleme tavsiyelerinde bulunmaları şeklinde yürüttükleri çalışmalar takdirle izlenmektedir. Toprak analizine dayalı gübreleme programları yaygınlaşıncaya kadar “bölge ve ürün bazında kompoze gübre üretimleri” üzerinde önemle durulmalıdır.

 

 

–          Tarım kesiminde üreticilerimiz üretim faaliyetleri ile ilgili kayıt ve muhasebe tutma alışkanlığı yok denecek kadar azdır. Üreticilerimizin yıllık bir planı ve hesap bilançosunun bile olmaması oldukça düşündürücüdür. Bunun sonucu üreticimiz  bazen sürekli zarar ettiğini ancak yıllar sonra öz sermayesini tükettiği zaman anlayabilmektedir. Üretim kayıtları olmadığı için teknik elemanlarla sağlıklı bir iletişim kurulamamakta, teknik hizmetlerin üretime yansıması güçleşmektedir. Girdilerin en uygun hangi zaman ve şekilde temin edileceği, ürünlerin en iyi fiyatla pazara ne zaman ve nasıl sunulacağı da geçmiş yıllardaki kayıtlardan anlaşılabilir ki, Üreticimiz bundan da mahrumdur.

 

 

Bu sorun çözümü için üretici eğitimi son derece önemli olup, bunun da Tarım Bakanlığı ilgili kuruluşları yanında, Üniversitelerin, Üretici Örgütlerinin aktif katılımı ile gerçekleştirilmesi gereklidir. Ayrıca Üreticilerimize bu konudaki başarı örneklerin gösterilmesi gereklidir. Üretici eğitimine katkıda bulunulması ve köy ortamının gelişmişlik ve sosyal düzeylerindeki yüksekliğin gösterilmesi amacıyla “Avrupa Köy Turları” düzenlenmesi ve desteklenmesi büyük önem taşımaktadır.

Prof. Dr. Fahri YAVUZ

Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü, ERZURUM

 

Geleneksel olarak tarımsal eğitim denince akla hep tarım teknikleri gelir. Yani budama nasıl yapılır? Gübrelemede nelere dikkat edilmelidir? Süt ineklerinin bakım ve beslemesi nasıl olmalıdır? gibi soruların cevabını öğrenmeye çalışırız. Hâlbuki tarımsal faaliyetin çok önemli bir yönü var onu hep ihmal ederiz. O da tarımsal faaliyetin ekonomik yönüdür. Günümüzde bu alanda bilinçli olmak, karlı bir tarımsal faaliyet için çok önemlidir. Örneğin, ürettiğini satabilmek veya satabileceğini üretmek yani piyasanın isteğine göre üretim yapmak, uygun fiyattan üretilen ürünleri satmak ve girdilerini uygun fiyattan temin etmek için birlik olmak ve hükümetin sağladığı tarımsal desteklerden azami ölçüde yararlanmak karlı ve sürdürülebilir bir tarım için elzemdir.

 

 

Satmak için neyi, nasıl üretmeliyiz?

“Üretebildiğini değil, satabildiğini üret” ifadesi tarım ürünlerimizi pazarlama ile ilgili tutumumuzun yanlışlığını güzel bir şekilde ifade etmektedir. Eğer satmak için üretim yapıyorsanız, piyasanın isteklerini dikkate alarak üretim yapmanız gerekir. Burada neyi ürettiğiniz kadar ürettiğiniz malın kalitesi de önemlidir. Piyasanın istediği kalitede hububat, meyve, sebze, et ve süt üretirsek, bu ürünlerin satılması bizim için önemli bir sorun olmaz. Örneğin piyasada kaliteli ürün satın almak isteyen, fakat bulamayan çok sayıda süt fabrikası, mandıra ve et işleyen girişimcilerin mevcut olduğu bilinmektedir. Yeter ki kaliteli et ve süt üretelim, bu alıcıları bulalım ve onlarla bağlantı yapalım. Bu durum bitkisel ürünlerin pazarlaması için de aynen geçerlidir.

 

 

Çiftçilik sadece üretmek midir?

Geleneksel olarak biz çiftçiler, ürettiği ürünleri pazarlama ve satma konusunda önceden kafa yormayız ve çiftçiliği sadece tarımsal ürünleri üretmek olarak biliriz. Hâlbuki ürettiğimize pazar aramak; buğdayımızı, sebzemizi, meyvemizi, sütümüzü ve besi hayvanımızı satmak çiftçiliğimizin bir parçası olmalıdır. Yani biz çiftçiler de kendi malımızın sahibi patronlar olarak esnaf veya tüccar zihniyetiyle hareket etmeliyiz. Ben bu ürettiklerime nasıl pazar bağlantıları kurarım, ileriye dönük ve kontrat usulü olarak ürünlerimin satışını nasıl garanti ederim ve değer fiyattan nasıl satarım konularında kafa yormamız, çabalamamız ve sonuç almamız gerekir.

 

 

Pazarlama beraber çalışmayı gerektirir

Özellikle Türkiye’de olduğu gibi küçük aile işletmelerin yaygın olduğu ülkelerde tarımsal ürünlerin pazarlanması, birlikte hareket etmeyi gerektirir. Yani köydeki biz çiftçiler bir araya gelerek veya birlikte hareket ederek ürünlerimizin daha kolay bir şekilde ve değer fiyattan satılmalarını sağlayabiliriz. Örneğin; herhangi bir köyümüzdeki bir çiftçi ürettiği günlük25 kgsütü kendisi satmaya kalksa, hem her gün bu iş için gerekli zamanı ayıramaz hem de değer fiyattan satacak pazarlığı yapamaz. Ama eğer her biri25 kgsüt üreten 40 çiftçi birlikte hareket edersek, alacağımız bir süt soğutma tankında topladığımız1000 kgsütü bir mandıraya veya fabrikaya daha düşük pazarlama masrafıyla ve yüksek pazarlık gücüyle değer bir fiyattan satabiliriz.

 

 

İşbirliği ve örgütlenmek

“Bir elin nesi var iki elin sesi var” atasözü ve köylerimizde eskilerde uygulanan ve gittikçe yok olan imece geleneği, bizim toplum olarak işbirliği tecrübemizin olduğunu gösteriyor. Fakat son yıllarda bu vasfımızı kaybetmişiz. Eskiden köylerimizde insanlar nasıl ki bazı büyük ve zor işleri imece usulü ile başarmış iseler, bugün de örgütlenerek başta araç ve donanım olmak üzere kullandığımız gübre, ilaç ve yemi daha kolay ve ucuz bir şekilde temin etmemiz mümkündür. Yeni teknolojileri takip ederek üretime sokmak, destekleme politikalarını yakından takip ederek yararlanmak ve ürettiğimiz ürünleri değer fiyattan pazarlayabilmek için birlikte hareket etmek, yani örgütlenmek ve kooperatifler kurarak çalışmak zorundayız.

 

 

Kooperatifler

Kooperatifçilikle ilgili geçmişte yaşanan olumsuzluklar, bu müessese ile ilgili bizde negatif yargıların oluşmasına neden olmuştur. Hâlbuki Avrupa Birliği ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri gibi gelişmiş ülkelerde kooperatifler, bu ülkelerde çiftlikler bizden çok daha büyük olmasına rağmen ileri düzeyde örgütlenme var ve bu ülkelerde kooperatifler, tarım ürünlerinin pazarlanması ve uygun fiyattan ilaç, gübre ve alet-ekipman gibi ihtiyaçların temini başta olmak üzere önemli görevleri üyeleri menfaati doğrultusunda başarılı bir şekilde yürütürler. Örneğin üretilen sütün dörtte üçünden fazlası kooperatifler aracılığıyla pazarlanır. Tekrar vurgulayalım, Türkiye tarım sektörünün çoğunluğunun küçük aile işletmelerinden oluşması kooperatifçiliğin önemini daha da artırmaktadır.

 

 

Kooperatif bir sivil toplum örgütüdür

Avrupa Birliği hibe programlarına proje hazırlayabilmemiz ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığının destekleme programlarından daha fazla yararlanabilmemiz için biz çiftçiler, kooperatif veya birlik şeklinde sivil toplum örgütleri oluşturmalıyız. Belirtilen bu parasal kaynaklardan yöremizin, köyümüzün ve kendimizin faydalanabilmesi için birlik veya kooperatif olarak başvuruda bulunmak gerekiyor. Örneğin; diyelim silajlık mısır yetiştirmek ve silaj yapmayı yaygınlaştırmak istiyoruz. Bunun için sertifikalı tohum almak, silaj biçme makineleri temin etmek ve silaj siloları yapmak gerekmektedir. Bu gibi faaliyetleri proje haline getirip uygulamaya sokabilmek için, ancak “sivil toplum örgütü” olarak kabul edilen kooperatif veya birlik adına hareket etmek zorunluluğu vardır. Ayrıca, günümüzün modern dünyasında sivil toplum örgütlerinin ağırlığı ve önemi gittikçe artmaktadır. Biz çiftçilerin bu oluşan yeni imkânlardan azami ölçüde yararlanmamız gerekir.

 

 

Üretim maliyetleri düşük tarımsal faaliyet yapmalıyız

Yüksek maliyetli tarımsal ürünler üretmek, Türkiye tarımı ve özellikle hayvancılığının önemli bir problemidir. Bunun üç önemli nedeni vardır. Birincisi, küçük işletmelere sahip olmamız nedeniyle ahır, alet-donanım, makine ve işgücü gibi sabit girdileri tam kapasitede kullanmamamızdır. İkincisi ise, tarımsal girdileri ve özellikle hayvancılıkta maliyetlerin yaklaşık % 60-70’ini oluşturan yemleri pahalıya mal etmemizdir. Üçüncüsü ise dönüme ve hayvan başına verimin düşük olmasıdır.

Bu olumsuzlukları aşmak için, tarımsal işletmelerimizi büyütmemiz, hayvan sayımızı 3–4 baş hayvandan 15 ve üzerinde hayvana çıkarmamız, kullandığımız yemleri ucuza temin etmemiz ve yüksek verimli hayvanlara sahip olmamız gerekmektedir. Yemi ucuza temin etmenin en doğru yolu, hem kaba, hem de karma yemi kendimizin üretmesidir. Kendi arazimizde yetiştirdiğimiz arpa ve mısır gibi daneleri kırarak karma yem yapmamız mümkündür. Düşük verimli yerli ırkların yerine kültür ırkı ve melez hayvanlarla çalışarak hayvan başına et ve süt verimini artırmak birim maliyetleri düşürmenin en kestirme yoludur. Bunları yapmadığımız takdirde, yüksek maliyetli et ve süt üretmeye devam ederiz. Neticede, “piyasa fiyatları maliyetlerimizin çok altında” diye şikâyet etmek durumunda kalırız. Ayrıca unutmamamız gerekir ki dünyadaki üretim maliyetleri, bizim maliyetlerimizin yarısı kadardır. Şu anda canlı hayvan ve hayvansal ürünlerin ithalatına izin verilmediğinden, ülkemizdeki fiyatlar dünya piyasa fiyatlarının çok üzerindedir. Ancak Avrupa Birliğine girdiğimizde hatta giriş sürecinde bu durumu devam ettirmek mümkün olmayacaktır. Bu da, et ve süt fiyatlarının gelecekte düşeceğini göstermektedir. Biz çiftçiler olarak bu durumun bilincinde olmalı ve gereken tedbirleri şimdiden almaya başlamalıyız. Hayvansal üretimdeki kadar olmasa da bitkisel üretim de benzer bir durum göstermektedir.

 

 

Tarımsal Destekler

Tarım ve Köyişleri Bakanlığının son yıllardaki destekleme bütçesi, önceki yıllara göre artmış ve önümüzdeki yıllarda da devam edecektir. Çiftçilerimizin bu desteklerden azami ölçüde yararlanması gerekir. Bu destekler, sizin çiftçiliği finansal açıdan daha rahat ve karlı yapmanıza katkıda bulunacaktır. Sizin faaliyetlerinize uygun hangi desteklerin var olduğunu takip etmeniz bu desteklerden zamanında yararlanmanız açısından çok önemlidir. Hükümetin sağladığı bu desteklerden yararlanabilme şartlarına sahip olduğunuzu düşünüyorsanız, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı il veya ilçe müdürlüklerine başvurup neler yapmanız gerektiğini öğrenmeniz gerekir. Verilen bilgiler doğrultusunda gerekli formları doldurmanız, istenen belgeleri getirmeniz ve takip etmeniz bu destekleri almanız için yeterli olacaktır. Bu destekler, genellikle geliştirilmesi düşünülen tarımsal faaliyetlere verildiğinden, sizin bu desteklerden yararlanmanız hükümetlerin tarımsal politika amaçlarının da gerçekleşmesine neden olur.

 

 

Son Söz

Dünya gittikçe küçülerek büyük bir köye dönüşüyor ve bunun sonucu olarak rekabet artıyor. Bu rekabet ortamında ayakta kalabilmemiz için kesinlikle bilinçli bir çiftçi olmamız ve bilimsel üretim yapmamız gerekiyor. Dünyadaki gelişmelerden haberdar olmalı, Türkiye’deki piyasaları yakından takip etmeli, düşük maliyetli ve kaliteli ürünler üretmeli, ürünlerimiz için gerekli pazar bağlantılarını kurabilmeli, mevcut destek ve fırsatlardan yararlanmayı becerebilmeli, kesinlikle yöremizdeki çiftçilerle birlikte hareket etmek için örgütlenebilmeliyiz ve tüm bunların sonucu olarak rekabet edebilir ve sürdürülebilir çiftçilik yapabilmeyi başarmalıyız. Tüm bunlar, daha fazla zihinsel çaba ve gayretin gerektiğini göstermektedir. Hani bir atasözümüz der ki “akılsız başım ne çeker ayaklarım”. Aslında bu söz üzerine ilave bir şey söylemeye gerek yok, ama son cümle olarak şunu ifade edelim: “Bilinçli bir tarım gelirimizi artıracak, çalışma şartlarımızı iyileştirecek ve yaşam standardımızı yükseltecektir.”

Prof. Dr. Ruhsar YANMAZ

Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü, ANKARA

 

Gıda güvenliği kavramı 1990’lı yıllardan itibaren dillendirilmeye başladı. Daha önceleri dünyadaki açlık sorununa çözüm olarak sunulan kimyasal gübreler bitkilerde verim ve kaliteyi artırdı. Ama yararlı dozun üzerine çıkıldıkça bitkiler hastalık ve zararlılara karşı duyarlı hale geldi.  Sağlıklı bitki elde edilmek istenirken kimyasal ilaç uygulamaları arttı. Bitkiler böcek ve hastalıklara karşı dayanıklılık mekanizmaları oluştururken, hastalık ve zararlılar da ilaç etken maddelerine karşı direnç kazandılar. Bu savaştan hastalık ve zararlılar galip çıktı. Sonuçta yeni hastalık ve zararlı ırkları görülmeye başlandı. Verim ve kalite artışı adı altındaki yoğun girdili üretim sistemleri çevreye ve çevre sakinleri olan bitki, hayvan ve insana zarar vermeye başladı.

 

Dünyadaki teknolojik gelişmelere paralel olarak yaşamı hız kazanan insana gıda gereksinmelerini karşılamak için de hızlı bir üretim şekli gerekiyordu. Bu nedenle enerji verecek diyet programları ile beslenen insan, hareketsiz bir yaşamın sonucunda hastalıklara duyarlı hale geldi. Günümüzde karşılaşılan pek çok hastalığın kökeninde beslenme ve beslenme alışkanlıkları yatıyor. Beslenmede kullanılan gıda ham maddeleri ve işlenmiş gıdalardaki sağlığı tehdit eden katkı maddeleri kalp, kanser, sinir, sindirim, solunum yolları hastalıklarını körüklüyor. Bu durumda üretimden soframıza gelen her gıdayı kontrol etmek gerekiyor.

 

Günümüzde güvenilir gıdaya ulaşabilmek için pekçok kontrol sistemi var. Bunlardan biri HACP, çoğunlukla gıda işletmelerinde tehlikeli kritik kontrol noktalarının denetlenmesini esas alıyor. Diğeri çevreyle dost, tüketici ve üretici sağlığını ön plana çıkararak hem üreticiyi hem de tüketiciyi korumaya yönelik İyi Tarım Uygulamaları.

 

Pek çoğumuzun EUROGAP (Avrupa İyi Tarım Uygulamaları) olarak bildiğimiz bu kontrollü üretim sistemi, öncelikle meyve ve sebzelerde başlamışken şimdi giderek tarla ve süs bitkileri ile hayvancılık alanında uygulama alanı buluyor. 1999 yılında Avrupa’daki Meyve ve Sebze Perakendecileri Almanya’da bir araya gelerek tüketiciye daha sağlıklı ürün götürmek için bir dizi standart geliştiriyorlar ve daha sonra Avrupa Birliği ithal edeceği ürünlerde   bu kontrol sisteminden geçmiş olduğuna dair bir sertifika istemeye başlıyor.

 

İyi Tarım Uygulamaları (İTU) veya Doğru tarım uygulamaları diye adlandırdığımız sistem, tarımsal üretimi 3 ana hedef doğrultusunda şekillendirmek istiyor.

  1. Tarımsal üretim sistemini sosyal açıdan yaşanabilir hale getirmek
  2. Tarımsal üretimin ekonomik açıdan kârlı ve verimli olmasını sağlamak
  3. Tarımsal üretimin çevre, insan, hayvan ve bitkilerin sağlığı ve refahını düşünerek yapılmasını sağlamak.

 

İTU üretim sisteminde ITU olarak oluşturulan kriterlerin yanında,  Zararlılarla Entegre Mücadele (Integrated Pest Management-IPM) ve Entegre Ürün Yetiştiriciliği (Integrated Crop Management – ICM) teknikleri de birlikte uygulanıyor. Bunun dışında ürün kalitesi, ürünün yetiştirildiği çevre ve çevrede yaşayan canlıların refahı da ön planda tutulduğu için Uluslararası Kalite Yönetim Sistemi (ISO 9001), Çevre Yönetim Sistemi (ISO 14001) ve İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetim Sistemi (OHSAS 18001)’standartlarını da kullanıyor.

 

İyi Tarım Uygulamalarının temeli üretimin farklı aşamalarında kontrol noktalarının belirlenmesi esasına dayanır. Bu amaçla yapılması gerekenler 3 ana kategoriye ayrılmıştır. Bunlar, mutlaka yapılması (1. derece) gerekenler, yapılmasında fayda olanlar (2. Derece) ve öneri  niteliğindeki kriterlerdir. Uluslararası standartlar ve çoğunlukla AB ülkelerindeki uygulamalar dikkate alınarak ülkemizdeki kontrol noktaları da belirlenmiştir (www.tarim.gov.tr). Çizelge 1’de İTU ile yapılan bitkisel üretimdeki kontrol noktaları görülmektedir. Çizelgenin incelenmesinden de anlaşılabileceği gibi İTU ile özellikle sağlık yönünden en büyük riski oluşturan bitki koruma ilaçlarının kullanımı kontrol altına alınmaktadır.

 

İyi Tarım Uygulamaları hangi kesimlere yarar sağlayabilir?

İyi Tarım Uygulamaları tarımsal ürünün üretildiği yerden tüketicinin eline geçinceye kadar denetlenen ve sertifikalandırılan bir sistemdir. Dolayısıyla ürünün her aşamada kontrol edilmesi, üretici, pazarlayıcı ve tüketiciye fayda sağlar.

 

Bu faydaları aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:

1.      Gıda güvenilirliği: İTU sertifikası almış bir ürün, tarladan tüketicinin sofrasına gelinceye kadar 13-14’den fazla noktada denetlenir. Denetlemeler özellikle kimyasal ilaç kullanımı ve hasat sonrasındaki aşamalarda daha yoğundur. Bu nedenle tüketici İTU sertifikalı bir ürün tükettiğinde kendini güvende hisseder. Tükettiği ürünün çevreye zarar vermeden, üretim sırasında her canlının sağlık ve refahı düşünülerek üretildiğinin huzurunu duyar. Bu nedenle ürüne ödediği yüksek olan fiyatı önemsemez.

2.      Satış garantisi: İTU sertifikalı ürünler yurt dışı pazarlarda aranan ürünlerdir. Bu tip sertifikaya sahip olan üretici, toptancı ve ihracatçı ürününü sertifikasız ürüne göre daha rahat pazarlayabilir.

3.      Toprak verimliliğini koruma:  İyi Tarım Uygulamalarına göre üretim yapan üretici, toprağını erozyondan korur.  Yıllar içinde uyguladığı yöntemlerle toprağın verimliliğini artırmış olur.

 

4.   Üretim kalitesinin artması: İyi tarım uygulamalarının ana hedefi dayanıklı çeşitleri ve kültürel önlemleri ön plana çıkararak bitki verim ve kalitesinin yanında sağlık değerini artırmaktır. Bitki gelişmesini kontrol edecek kimyasal maddelerin kullanımı serbesttir. Ancak verilecek miktar bitkinin istediği, toprakta eksik olanı tamamlamaya yöneliktir. Böylece zaman içinde bitkinin kalite ve sağlık değeri artmaktadır.4.      İlaç ve gübre tüketiminde azalma: İyi tarım uygulamalarında özellikle hastalık ve zararlılarla mücadelede kültürel önlemler, entegre mücadele ve biyolojik mücadele ön plana çıkarıldığı için yıllar içinde bahçe ve tarlalarda biyolojik denge yeniden kurulacağından kullanılan ilaç miktarı azalır. Üretim girdilerinden ilaç ve gübrede azalma olur. Bu da hem üretici açısından hem de dışa bağımlı ilaçlar konusunda ülke ekonomisine katkı sağlamış olur.

 

 

6.      Üretim teknolojisinde gelişme: İTU bir işletmenin modernleşmesi üzerinde etkilidir. Uygulama için üretici ve çalışanların eğitimi esastır. Kontrol işlemlerinin yürütülmesinde modern teknolojiden yararlanılır. Toprak, su, gübreleme, tarımsal mücadele, hasat ve sonrasında alınacak iyileştirme önlemleri ile  işletmeler temiz, hijyenik ve modern şekle dönüşmektedir.

 

7.      İş güvenliği: İTU, HACCP ve Uluslararası kalite standartlarından yararlanır. Sistem iş yerindeki iş güvenliğine öne çıkarır. Böylece gerek işletmelerdeki ve gerekse tarlada çalışanların can güvenliği, sağlığı ve hakları ön plana alınmakta, bu da işçilerin iş yerine aidiyet duygusunu geliştirmektedir.

 

Üretici İTU’na nasıl geçebilir?

İTU uygulamasına geçmek için üreticilerin bir zorunluluğu yoktur. Ancak yurt dışına ihracat yapan işletmeler için ithalatçı ülke istiyorsa zorunluluktur. Zorunlu olmasa da üreticinin bilinçlendirilmesi ile üretimin kalitesinde artış sağlanabilir.

İTU’na geçmek isteyen bir üreticinin 3 şeyi kabul etmesi gerekmektedir.

 

1.      İzlenebilirlik: İTU’nın en önemli hedeflerinden biri işletmelerin izlenebilirliğini sağlamaktır. Bu nedenle uygulamaya geçecek üreticilerin izlenmeyi yani işletmesini denetleyici firmaya açması ve gereklerini yerine getirmesi gereklidir

 

2.      Kayıt tutma: İTU kayıtlı bir üretim sistemidir. Aslında üretimin her aşamasının kayıt altına alınması faydalı bir uygulamadır. İzlenebilirlik için de esastır. Ancak ülkemiz üreticilerinde kayıt tutma alışkanlığının olmaması nedeniyle, kayıtlı sisteme geçmekte sorunlar yaşanabilmekte ise de ITU’na geçen üreticiler için hazırlanmış uygulanması kolay kayıt sistemleri bulunmaktadır.

 

3.      Denetlenmeyi kabul etme: İTU yapacak üreticilerin bir kontrol ve sertifikasyon kuruluşu ile antlaşması gerekmektedir. Antlaşma sonrası işletme sene içinde belirli zamanlarda denetlenir. Üretici kontrol ve sertifikasyon şirketinin uyarıları doğrultusunda gerekli düzenlemeleri yapmakla yükümlü olduğunu kabul etmelidir.

 

Ülkemizde yurt içi ve dışı bağlantılı kontrol ve sertifika veren şirket sayısı 23 adettir. Çizelge 2’de ülkemizdeki kontrol ve sertifikalandırma şirketlerinin isimleri ve bulundukları iller verilmiştir. Ülkemizde sertifikalandırma işi yapan şirketlerin Ulusal akreditasyon kurumumuz olan TÜRKAK (Türk Akreditasyon Kurumu) tarafından denetlendiklerine ilişkin belge almaları gerekmektedir

Çizelge 2. Ülkemizdeki İTU kontrol ve Sertifikasyon Kuruluşları (www.tarim.gov.tr).

 

 

ITU sertifikası her ürün için ve yıllık olarak alınır. Her sene yeniden alınması gerekir. Ancak sisteme geçen kurumlarda yıllar içinde belirli bir düzen kurulacağından denetleme ücretlerinde ve denetleme sayısında giderek azalma görülür. Üreticiler tek tek sertifika alabilecekleri gibi üye oldukları üretici birlikleri veya kooperatifleri kanalıyla grup halinde de alabilirler. Grup halindeki sertifikalandırmalar daha ekonomik olmaktadır.

 

İTU’ya destekler

İyi tarım uygulamalarının ülkemizde yayılabilmesi için Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından 2008 yılından itibaren İTU’ya özgü destek verilmektedir. İTU sebze ve meyvelerde açıkta ve örtüaltı alanlarına ayrı ayrı verilmektedir. Çizelge 3’de 2008-2013 yılları arasında verilen destek tutarı ve desteklenen alan miktarları verilmiştir. Çizelgeye göre özellikle 2012 yılından itibaren destek miktarının arttığı dikkat çekmektedir. Bunun sonucu olarak da ülkemizdeki İTU’na geçen alan miktarı artış göstermiştir.

 

 

Türkiye’de İyi tarım Uygulamaları

Türkiye’de İyi tarım uygulamaları 2007 yılından itibaren istatistiklerde yer almaya başlamıştır. 2007 yılında 18 ilimizde İTU ile üretim yapılırken 2013 yılında il sayısı 56’ya çıkmıştır. Bununla birlikte ülkemizde 2013 yılı değerlerine göre İTU ile üretim, 100 000 da alanda 1 6000 000 t civarındadır. Bu miktar ülkemizdeki bitkisel üretim değerleri içinde çok küçük bir paya sahiptir. İTU ile üretim en fazla domates, mandarin, portakal, limon, elmada yapılmakta (100-300 bin t), bu türleri soğan, Antep fıstığı, biber, marul, mısır, çeltik, nar, zeytin, pamuk ve üzüm 20-40 bin t arasında değişen değerlerle izlemektedir (www.tarim.gov.tr). Bu rakamlara göre üretim sınırlı görünüyorsa da, ITU üreticiler tarafından benimsenmiştir. Bu nedenle gelecek yıllarda üretimin artacağı, işletmelerin de giderek modernleşeceği düşünülmektedir.

 

 

 

Çizelge 4. İTU yapılan üretici, üretim alanı ve üretim miktarı

 

Yıllar

İl Sayısı

Üretici Sayısı

Üretim Alanı (ha)

Üretim Miktarı (Ton)

2007

18

651

5 361

149 693

2008

19

822

6 023

2009

42

6 020

170 280

2010

49

4 540

78 174

2011

49

3 042

49 963

1 717 221

2012

47

3 676

83 717

1 538 556

2013

56

8 170

98 510

1 599 636

 

 

Kaynaklar

Anonim 2014a. Bitkisel üretimde İTU Kriterleri. www.tarim.gov.tr.

Anonim 2014b. İTU desteklemeleri. www.tarim.gov.tr

Anonim 2014c. İTU için kontrol noktaları. www.tarim.gov

Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü

 

GİRİŞ: TEMEL SORUNSAL

Tarım ürünleri tarladan sofraya, bahçeden-sofraya, seradan-sofraya, ahırdan, ağıldan-sofraya gelinceye kadar çok halkalı bir pazarlama zincirinden geçmektedir. Halka sayısı ne olursa olsun çiftçi üretmek zorundadır. İster gelir, ister geçim, ister alışkanlık, isterse zararına olsun küçük ve orta ölçekli çiftçilerimiz üretimine devam eder. Küçük ve orta ölçekli çiftçilerimiz sermaye ve emek-işgücü bizden diyerek üretimin sürdürülebilirliğinde en önemli aktörlerdendir.

 

Çiftçiler üretmesine üretiyor da kazanan genelde kendileri olmuyor. Kendileri pazarlamanın, satışın ilk halkası oluyor,  son halkada ortaya çıkan fiyattan ise payını alamıyor. Burada temel varsayım ise, çiftçimiz yüksek maliyetle üretiyor ve pazarlamada örgütlenemiyor. Bunda doğruluk payı elbette vardır. Ama üretim maliyetlerinin yani girdi fiyatlarının istikrarlı (!) yükseldiği ürün fiyatlarının ise bunun gerisinde kaldığı bir ortamda çiftçi zaten ne kadar ve nasıl kazanabilir? Yem pahalı ve canlı hayvan fiyatlarındaki artışın çok üstünde, mazot-gübre pahalı bitkisel ürün fiyatlarındaki artışın çok üstünde. Bu nedenlerden dolayı da çiftçi kazanamıyor. İklim değişiklikleri nedeniyle (don, dolu, kuraklık vd.) üretimde azalmalar var ama çiftçi eline geçen fiyatlar yine düşük ve beklediğini kazanamıyor. Bu nedenle de üretimden kopmalar başlıyor. Peki, çiftçi kazanamıyor da kim kazanıyor? Pazarlama zincirinin halkalarında çiftçinin dışında yer alanlar yani; marketler, toptancılar, aracılar, spekülatörler, toptancı hallerine rahat girip-çıkanlar….Ne yapmalı çiftçi: güçlerini birleştirmeli, kararlarını ortak almalı, hareketlerini-adımlarını birlikte atmalı. Yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, meslek odaları burada kolaylaştırıcı rol oynayabilir ve oynamalıdır da.

 

Tarımda üretimin sürdürülebilirliği ve tarımdan nüfus kopmasını önlemenin önemli çözüm yollarından birisi “pazarlama-ürün değerlendirme-ürün çeşitlendirme”dir. Buna yönelik adımlar çiftçi örgütlülüğü temelinde atılırsa, altyapı oluşturulsa hem tarımsal katma değer artabilir hem de çiftçi aileler varlıklarını devam ettirebilir. Toplulaştırma, tarımsal altyapı, sulama vb. yatırımların beklenen çıktıyı sunabilmesi çiftçinin ürünlerini de değerlendirebilmesi ile mümkündür. Çiftçi kazanamazsa hangi yatırım ve teknoloji olursa olsun üretim devam etmeyecektir.

 

FİYAT DALGALANMALARI VE ÇİFTÇİNİN ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ

Tarımsal ürünlerin çoğunluğu elastikiyeti düşük ürünler olup, bireyin yaşamının devamı için gereklilik gösteren temel ihtiyaç maddelerindendir. Bu nedenle tarımsal ürünlerin fiyatlarının yükselmesi hemen kamuoyunda yankı bulur. Çünkü birey yaşamının devamlılığı için tarımsal ürünleri almak ve tüketmek zorundadır. Bu ise tarım ürünleri fiyatlarını hep gündemde tutan bir olgu olarak belirir. Tarım ürünlerinin zaman zaman yükselmesi hep tedirginlik yaratır. Fiyat hareketliliği tüketici boyutunda dar ve düşük gelirliyi, üretim anlamında ise küçük ve orta ölçekli çiftçileri en çok etkiler. Çünkü kazanan hiçbir zaman bu gruplar olmamaktadır. Fakat burada bir gerçek var ki, fiyatların yükselmesinden genelde aracılar sorumlu tutulur ama bazen de çiftçiler de sorumlular arasına konur. Ama hangi çiftiler ve hangi düzeyde?

Tarımda artan girdi maliyetleri her zaman ürün fiyatlarının üzerinde olmuştur. Tarımsal ürün fiyatlarının artışında girdi fiyatlarındaki artış özellikle tüketici boyutunda hep göz ardı edilir ve neden ürünler bu kadar pahalı sorusunu gündeme getirir? Burada asıl sorulması gereken soru ise; ürün fiyatları ile girdi fiyatları arasındaki paritedir. Her kesim tarafından ifade edilmektedir ki; tarımda son 7-8 yılda mazot maliyeti 3,5-4 kat, tohum, gübre ve yem 3-4 kat, elektrik 2-2,5 kat artmıştır. Diğer yandan tarımsal ürün fiyatları değişmekle birlikte 1-2 kat artış göstermiştir. Bu hem bitkisel hem de hayvansal ürünler için geçerlidir. Sonuç, çiftçi ürününü ucuza satıyor, kazanamıyor. Son tüketimde tüketicilerin tarım ürünlerine ödediği bedelin küçük bir bölümü çiftçiye ulaşmaktadır. Bunun en önemli nedeni ise; küçük ve orta ölçekli çiftçiler yerine büyük işletmelerin tarıma giderek daha fazla egemen olma çabası ile uluslararası işletmelerin daha fazla boy göstermesidir. Burada önemli nedenlerden birisi ise çiftçiden kaynaklanan sorun olup, o da dağınıklık ve örgütsüzlüktür. Bazı araştırmalar şunu göstermiştir; bitkisel ürünlerde son tüketicinin ödediği bedelin ancak %25-30’u çiftçi eline geçmektedir. Burada pazarlama zincirinde yer alan halkaların yani aktörlerin önemli etkisi vardır.

Fiyat dalgalanmalarına bir ürün üzerinden örnek verecek olursak; domateste bazı yıllar üretim fazlası olduğu için fiyatlar çok düşük, bazı yıllarda yetersiz üretim sonucu fiyatlar yüksek olmaktadır. Dönem dönem fiyat dalgalanmasında iklim koşulları kadar yetersiz işleme potansiyeli ile ve pazarlama koşullarının oluşturulamaması da etkili olmaktadır. Burada bir diğer önemli konu da çiftçinin ürününü nasıl değerlendirdiğidir. Türkiye’de tarıma dayalı sanayi henüz istenilen düzeyde değildir. Bu nedenle işleme tesisleri ile ürünlerin işlenmesi ve depolanması önemlidir. Çiftçilerin zarar etmemeleri için tüm gıda ve kalite standartlarına uygun üretimlerine de dikkat çekmek gerekir. Ülkemizde zarar edilen ürünlerde (tek yıllık) bir yıl sonrası için çiftçi üretimden vaz geçebilmekte ve sonraki yıl az üretimden dolayı fiyatların aşırı artması olayı yaşandığından, bu durumda da tüketici açısından olumsuz sonuçlar ortaya çıkıyor. Buna iklim değişikliklerinden kaynaklanan unsurlar da eklenince fiyatlardaki dalgalanma daha da artmaktadır. Pazarlama koşullarının oluşması ve üretici lehine gelişmesi hem çiftçi hem de tüketici açısından olumlu sonuçlar doğuracaktır. Hep söylenen bir konuya burada da dikkat çekebiliriz; bahçeden kilosu 50-60 kuruşa toplanan bazı ürünler şehirlerde kilogramı neredeyse 4-5 liraya kadar çıkıyor. Aradaki bu fark çiftçinin  cebine gitmiyor. Hatta şunu bile belirtebiliriz; girdi maliyetleri ile toplama ve nakliye giderleri yüksek olduğu için bazı ürünler yerinde bırakılıyor. Burada şu soru ön plan çıkıyor: bu kimin, kimlerin hatası? Yanıtı çiftçi değil çünkü genelde kaybeden o zaten. İşte pazarlama kanalında yer alan halkaları iyi incelemek, sorgulamak gerekiyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, pazarlama marjı ürünlere göre değişmekle üretici maliyeti %25-30, toptancı marjı %25-35 ve perakende marjı da %35-50 arasında değişmektedir. Tüketicinin ödediği fiyatın ancak dörtte biri çiftçiye gitmektedir.

Ülkemizde kooperatiflerin ve birliklerin pazarlamada etkin olamadıkları aşikârdır. Avrupa Birliği’nde kooperatifler ve birlikler pazarlamada bazı sektörlerde %100’lere varan oranlarda rol alırken, ülkemizde ürüne göre ve yıldan yıla değişmekle birlikte pazarlamada Tarım Satış Kooperatiflerinin payı pamukta %45-50, zeytinyağında %2-4, incirde yaklaşık %30 olup, kooperatif ve birliklerin yaş meyve ve sebze ile hayvansal ürünlerde hiçbir işlevlerinin olmadığı ortaya çıkmaktadır.

 

 

ÇİFTÇİNİN KAZANAMAMA TEMELİ: ÖRGÜTSÜZLÜK VE DAĞINIKLIK

Tarım ürünlerinin pazarlanması ürünün çiftçiden – tüketiciye ulaştırılmasına kadar olan aşamaların tümünü içine alır. Bundan dolayı tarım ürünlerinin pazarlanmasını ürünlerin üretimi kararından başlayıp, işleme ve son tüketiciye ulaştırılmasını kapsayan bir süreç olarak tanımlayabiliriz. Pazarlamanın ana işlevi, tüketicinin talep ettiği tarımsal ürünleri istenilen yerde, istenilen zamanda, istenilen kalitede, istenilen fiyatta temin edebilmelerini sağlamasıdır. Burada çiftçinin de emeğinin karşılığını alabilmesi temel işlevlerden olmalıdır. Bunu sağlamak için bilinçli ve örgütlü çiftçi ve iyi bir pazarlama altyapısı önemlilik göstermektedir. Nedeni ise tarımda kaynakların sınırlı olması, her an risk taşıyan doğal koşullara bağımlı olması, pazarlama alt yapısındaki eksiklikler ve arz ile talep her zaman örtüşmemesinden kaynaklanan fiyat dalgalanmalarının çiftçinin örgütlenmesini zorunlu kılmasıdır. Örgütlenme olmadığında hangi koşul ve ortam olursa olsun çiftçi kazanmakta zorluklar çekecektir. Örgütlülük burada en belirleyici unsurdur. Başta kooperatifler olmak üzere çiftçi örgütlerinin pazarlama zincirinde olmaması, olsa da yetersiz kalması, temsil gücünün zayıflığı, baskı grubu oluşturamaması çiftçinin kazancını doğrudan etkilemektedir.

Türkiye’de özellikle küçük ve orta büyüklükteki çiftçiler için pazarlama yapısının çiftçi etkililiğini dikkate alacak biçimde örgütlenmediği ortaya çıkmaktadır. Üretimden-sofraya etkili pazarlama kanallarının ortaya konulması, yerel-geleneksel tarım ürünlerinin gerçek değerini çiftçi lehine bulması için çiftçinin aktif ve etkili olması önem taşımaktadır. Bu sağlandığında pazarlama yapısında, piyasa sistematiğinde çiftçi aleyhine oluşacak fiyat oluşumunun olumsuz etkileri en aza indirilebilecektir.

Tarımsal pazarlama faaliyetleri ve fiyat oluşumu ülkemizde çiftçilerin bir bölümünün küçüklüğü nedeniyle önem taşımakta ve bunda konuya sonuç odaklı önem vermek gerektirmektedir. Çiftçilerin pazar, pazarlama, geleneksel gıdaların değerlendirilmesi, markalaşma, coğrafik işaretler, katma değer oluşturma, örgütlenme vb. konularda bilgileri sınırlı olup bu konularda kapasite gelişimi önemlidir. Türkiye genelinde çiftçinin belirtilen konulardaki bilgi yetersizliği ve çiftçilerin işletme küçüklüklerinin üstesinden gelebilmek, üretim maliyetlerini düşürebilmek, pazarlamada güçlü hale gelebilmek için örgütlenmeye ağırlık verilmesi önemli bir strateji olarak belirmektedir.

İklim değişiklikleri, üretim azalması, verim düşmesi, fiyat artışları vd. bir çok faktöre rağmen ülkemizde çiftçinin neden az kazandığı, ortaya çıkan fiyat artışlarının kendilerine neden yansımadığı konusunda genel bir değerlendirme yapacak olursak şu saptamalar ortaya çıkmaktadır;

Çiftçilerin etkin örgütlenmesi zayıftır.

Çiftçi örgütleri pazarlamada etkili değildir.

Ürünlerin katma değerini artıracak girişimler yetersizdir.

Yöresel ürün, geleneksel gıda potansiyelini, pazarını ele alan çalışmalar yetersizdir.

Tarımsal ürünlerin değerlendirilmesi konusunda önemli sorun alanlarının başında, artan girdi maliyetleri,  pazarlama ve örgütlenememe gelmektedir. Bu sorunların çözümüne yönelik stratejiler yetersiz ve sonuca ulaşmaktan uzaktır.

Etkin ve etkili olmayan kooperatifleşme çiftçilerin sorunlarını çözmekten uzak bir sorun olarak ortada durmaktadır.

Dağınık ve farklı örgütlenme yaklaşımları çiftçi sorunlarını çözmekten çok daha fazla kaotik ortam yaratmaktadır.

Hal Yasası ve Büyükşehir Yasası küçük ve orta ölçekli çiftçilere yönelik bir yaklaşım, çözüm üretmekten uzak olup, işleri daha da zorlaştıracağa benzemektedir.

Çiftçi sürekli girdi için borçlandığından bir türlü depolama, bekletme yapıp, ürününü farklı zamanlarda değerlendirememektedir. Burada etkili çiftçi örgütlerinin olmayışı önemli faktördür.

 

 

GELİNEN NOKTA: ÖRGÜTLENME ŞART

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) – 2014 yılı verilerine-tahminlerine göre; bir önceki yıla göre tahıl ürünlerinde %10,1 azalış, meyvelerde %4,5 azalış bekleniyor. Bir önceki yıla göre buğday üretimi %10,4 oranında azalarak yaklaşık 19,8 milyon ton, arpa üretimi %12,7 oranında azalarak 6,9 milyon ton, çeltik üretiminin %1,1 oranında azalarak 890 bin ton, dane mısır üretiminin %6,8 oranında azalarak 5,5 milyon ton olacağı öngörülüyor. Baklagillerden nohut %11,1 oranında azalarak 450 bin ton olacağı tahmin edilmektedir. Meyve ürünlerinin üretim miktarının 2014 yılında bir önceki yıla göre %4,5 oranında azalarak 17,4 milyon ton olacağı belirtilmektedir. Meyveler içinde önemli ürünlerin üretim miktarlarına bakıldığında, bir önceki yıla göre elmada %18,4, şeftalide %4,5, kirazda %7,8, kayısıda %55,1 oranında azalış olabilecektir. Bu veriler bu ürünlerde fiyat artışı olacağını da göstermektedir. İşte sorun ortaya çıkan/çıkacak fiyat artışlarından çiftçi ne kadar nasiplenmektedir. Büyük pay kime gitmektedir. Çiftçi örgütlü olmadığı için fiyat oluşumunda etkili olamıyor. Kimler kazanıyor peki, pazarlama zinciri halkalarında çiftçi dışındakiler.

Sorunların çözümünde, çiftçinin ve tüketici lehine fiyat oluşumunda çıkar yol örgütlenmeye ve özelde ise kooperatifleşmeye dayanmaktadır. Ekonomik açıdan güçlü ülkelerde kooperatifler tarımsal piyasalarda %50’ler civarında pay alırken, Türkiye’de ise bu oran %2-3 civarındadır.  Dünyada kooperatifler 3. büyük sektör olarak anılırken, ülkemizde varlığı-gerekliliği kısır tartışmalarla gündeme alınmaktadır.

 

Ülkemizde çiftçilerin, üretici birlikleri veya kooperatif çatısı altında profesyonel fakat çiftçi çıkarını ön plana alan bir yapı içerisinde örgütlenmesi gerekmektedir. Kooperatif ve üretici birliklerinde pazarlamayı bilen kalifiye bireylerin istihdamının sağlanması önemlidir. Bunun ile bir yandan ucuz girdi temini diğer yandan rekabet ve pazarlık edebilir bir pazarlama kanalı içinde yer alma durumu ortaya çıkacaktır. Son söz olarak burada hemen belirtmek gerekir ki, 2014 yılı Birleşmiş Milletler tarafından tüm dünyada “Uluslararası Aile Çiftçiliği Yılı” olarak ilan edildi. Sürdürülebilir üretim, yoksulluktan çıkış, doğaya duyarlı üretim ve tüketici dostu üretimin yolu küçük ve orta ölçekli çiftçilerden geçmelidir. Bunun için de örgütlenme ve özellikle de etkili kooperatifçilik şarttır.

Üretici ve tüketici fiyatları arasındaki farkın yüksekliği özellikle son yıllarda çarpıcı örneklerle sıkça karşımıza çıkan bir konudur. Bu iki fiyat arasındaki farkın yüksekliğinin sebebi pazarlama marjlarıdır. Pazarlama marjlarının yüksek olması, tüketicinin yüksek fiyattan ürün satın almasına ve tüketicinin ödediği fiyatın oldukça düşük bir kısmının üretici eline geçmesine yol açmaktadır. Bu durumda tüketiciler ödedikleri fiyattan şikâyetçi duruma gelmekte, üreticiler ellerine geçen fiyattan memnun kalmamaktadır. Üretici ve tüketici fiyatları arasındaki fark aracı sayısı, ürüne uygulanan işlemler (pazarlama hizmetleriyle) ve vergilerle ilgilidir.

 

Tarım ürünleri üretimden sonra çeşitli kanallardan geçerek ve bu kanallarda değişik olaylarla karşılaştıktan sonra tüketicilere ulaşmaktadır. Dağıtım kanalları olarak anılan bu yollarda çok sayıda pazarlama aracıları bulunur. Geleneksel bir pazarlama sisteminde bu aracılar üretici, toptancı ve perakendeci şeklinde üç temel grupta toplanabilir. Bu aracıların yanı sıra ürünün özelliğine göre komisyoncular, perakendeciler, işleyiciler, üretici birlikleri, ticaret borsaları veya Toprak Mahsulleri Ofisi gibi bazı organizasyonlar bu kanallar içerisinde yer almaktadır.

 

Pazarlama kanallarında aracıların sayısı arttıkça, pazarlama marjları yükselmektedir. Aracıların ürünü satış fiyatıyla alış fiyatı arasındaki farkı ifade eden pazarlama marjı, aracıların söz konusu ürünler için yaptıkları masraflar (işgücü, ekipman, nakliye vb masraflar) ve aracı kârlarından oluşmaktadır. Tam rekabet koşullarında aracıya kalan bu pay kendisinin iş hayatındaki yerini korumasına ve faaliyetlerini sürdürmesine yetecek miktarda olması beklenir. Ancak, tam rekabet koşullarının eksik olduğu durumlarda aracılar normalin üzerinde kar elde edebilmektedir. Aracı sayısı arttıkça da toplam pay bazı durumlarda tüketicileri olumsuz etkileyecek düzeylere ulaşabilmektedir.

 

Üretici ve tüketici pazarlarda oluşan fiyatlarlarla ilgili bilinen bir diğer durum ise fiyat dalgalanmalarından tarafların farklı şekillerde etkilenmeleridir. Yerel pazarlarda fiyatlar diğer pazarlama aşamalarının hepsinden daha düşüktür. Çok sayıda üreticinin bulunduğu yerel pazarlarda alıcılar bakımından az sayıda alternatif bulunuyor ise bu durum üreticinin pazarlık gücünü zayıflatmakta ve fiyat değişmeleri karşısında üreticileri bu durumun mağduru haline getirmektedir. Fiyat değişmeleri karşısında pazar paylarından vazgeçmek istemeyen aracılar, ürünü satma zorunluluğu olan üreticiden ürün alırken fiyatın belirlenmesinde bu yükü üreticiye yüklemektedir. Bu şekilde fiyat dalgalanmalarından en fazla etkilenen kesim üreticiler olmaktadır. Örneğin; üreticinin satış fiyatı 50 kr olan ıspanak, 2,5-3,00 TL’ye varan pazarlama marjıyla tüketicinin eline 3,00-3,50 TL’ye ulaşabilmektedir. Tüketici fiyatının düşmesi durumunda, aracıları pazarlama paylarını düşürmek yerine üreticiden satın aldıkları fiyatı düşürmeyi tercih etmektedir.

 

Yaş meyve sebze piyasasında üretici ve tüketici fiyatları arasındaki fark üründen ürüne önemli farklılıklar gösterebilmektedir. Market fiyatı içerisinde üretici fiyatının oranı genellikle %17-38 arasında değişmektedir. Bu oranlar tüketicinin ödediği miktarın ne kadar düşük bir kısmının üretici eline geçtiğini açıkça ifade etmektedir. Market fiyatının üretici fiyatından farkı ise domates, salatalık sivri biber gibi pek çok üründe 2,5-3,5 katına ulaşabilmektedir. Hatta bazı ürünlerde bu farkın 5-6 katına yükseldiği görülmektedir (elma, ıspanak, maydanoz gibi). Bu rakamlar, ele alınan ürünlerin çoğunun yoğun ve karmaşık pazarlama hizmetlerine ve işleme teknolojisine ihtiyaç duymadığı düşünüldüğünde dağıtım kanalları içerisinde yer alan aracıların elde ettikleri marjların yüksekliğini açıkça göstermektedir.

 

Çizelge 1. Seçilmiş Ürünlerde Üretici, Hal, Pazar ve Market Fiyatları (31.11.2013; TL/Kg)

 

Ürünler

Üretici

Fiyatı (TL/Kg)

Hal

Fiyatı (TL/Kg)

Pazar

Fiyatı (TL/Kg)

Market

Fiyatı (TL/Kg)

Market fiy. içerisinde üretici fiy. payı (%)

Market/Üretici

Fiyat Farkı (%)

Domates

1,19

1,96

2,71

3,16

38

266

Salatalık

0,83

1,38

2,29

2,77

30

334

Sivri Biber

1,11

2,00

3,17

3,36

33

303

Yeşil Fasulye

1,50

2,28

3,75

4,30

35

287

Patlıcan

1,00

1,61

2,45

3,19

31

319

Kabak

0,95

1,67

2,43

2,98

32

314

Ispanak

0,58

1,53

2,92

3,16

18

545

Maydanoz (demet)

0,13

0,30

0,58

0,78

17

600

Kuru Soğan

0,29

0,62

0,94

1,07

27

369

Mandalina

0,73

1,27

1,76

2,40

30

329

Limon

0,69

1,34

2,19

2,46

28

357

Elma

0,64

1,26

2,15

3,12

21

488

 

Not: Hal, pazar ve market verileri Ankara, İzmir, İstanbul, Mersin, Antalya ve Bursa illerinden derlenen ortalama fiyatlardır. Üretici fiyatları ise ürünlere göre önemli üretim merkezlerinden derlenmiştir.

 

Üretici ve tüketici fiyatları arasındaki farkın önemli bir diğer sebebi ürüne uygulanan işlemler, başka bir ifadeyle toplama, işleme, depolama, paketleme gibi pazarlama hizmetleridir. Değişen yaşam koşulları ve bunun paralelinde değişen tüketici talepleri doğrultusunda artık pek çok tarım ürünü işlendikten sonra pazara sunulmaktadır. İşleme teknolojisinin düzeyi ve ham maddenin niteliği gibi sebeplere bağlı olarak pazarlama marjı değişmektedir. Örneğin marjlar, çocuklara yönelik hazırlanan sütlü mamullerde içme sütünden daha fazladır.

 

Pazarlama marjlarının işleme düzeyiyle yakından ilişkisi bulunmasına karşılık piyasada farklı uygulamalar söz konusu olabilmektedir. Pazarlama marjı konusunda çarpıcı ve şaşırtıcı örneklerden bir tanesi 2013 yılı içerisinde yaşanmıştır. Silifke’de toplanan ve kurutularak satılan çiçek kuru bamyanın kilosu 150 TL’ye piyasaya sunulmaktadır. Üretici bamyayı taze olarak 3-5 liraya satarken -üretim miktarının az olmasının da etkisiyle- kuru bamya 150 TL’ye tüketiciye sunulmaktadır. Kurutma aşamasında oldukça basit işlemlerden geçirilen, az miktarda işçiliğe ve malzemeye ihtiyaç duyulan bu ürünün üretici ve tüketici fiyatları arasındaki farkın tek açıklaması aracıların pazarlama paylarıdır.

 

Pazarlama kanallarındaki aracı sayısının fazlalığı ve işleme teknolojisinin düzeyine bağlı olarak artan pazarlama marjlarının azaltılması, tüketici refahı açısından ve pazar fiyatının daha dengeli dağıtılması açısından oldukça önemlidir. Bunun sağlanabilmesi pazarlama organizasyonlarında iyileştirmeler yapılması ve üretici  birlikleri, ya da başka bir şekilde üreticilerin birlikte hareket ederek pazarlık güçlerini artıracak bazı organizasyonlara işlerlik kazandırılması ile gerçekleşebilecektir.

Prof. Dr. Sait GEZGİN

Selçuk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Toprak Bilimi ve Bitki Beslenme Bölümü, KONYA

Bitkisel üretimde birim alandan kaliteli ve bol ürün almanın en önemli unsurlarından birisi dengeli gübrelemedir. Dengeli gübreleme; toprak özelliklerine bağlı olarak bitkilerin ihtiyacı olan, toprakta noksan bütün bitki besin elementlerini uygun zamanda, uygun miktar ve formlarda ve uygun şekilde vermektir. Dengeli gübreleme için toprak ve bitki analizlerinin yapılması gerekir.

 

Toprak analizleri ile topraktaki besin elementlerinin miktarları ve bu besin elementlerinin bitkilerce alımını etkileyen özellikleri belirlenirken, bitki analizleri toprak, bitki ve iklim özelliklerine bağlı olarak bitkilerin topraktaki besin elementlerinden yararlanma durumu hakkında bilgi verir. Bu nedenle dengeli gübreleme için çoğu zaman toprak analizleri yeterli olurken, özellikle meyve bahçeleri ve seralar olmak üzere bazı durumlarda birbirlerinin tamamlayıcısı olarak toprak analizlerinin yanında bitki analizlerinin de yapılması gerekli olmaktadır.

 

Toprak analizleri dengeli gübreleme ile bitkisel üretimde verim ve kalite artışı yanında, toprakların verimlilik potansiyellerinin korunması, insan ve hayvanların beslenmesi ve sağlığı, çevre kirliliğinin önlenmesine de çok önemli katkılar yapabilir. Bu nedenlerle Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 2009 yılından itibaren toprak analizlerini desteklemesi çok önemli ve yerinde hatta geç kalınmış bir karardır.

 

Ancak bugün ülkemizde gübreleme amaçlı toprak analizleri yapan laboratuvarlarla ilgili çok önemli sorunlar mevcuttur. Kanaatimce bu sorunlar ve çözümleri şu şekildedir:

1) Toprak örneklerinin alınması: Laboratuvarlara getirilen toprak örneklerinin çoğunluğu zamanında usulüne uygun olarak alınmamaktadır. Örneğin hububat ekili arazilerden Ocak-Mayıs aylarında yoğun bir şekilde toprak örneği gelmektedir. Oysaki gübreleme amaçlı toprak örnekleri bitkilerin ekim veya dikim zamanlarından önce alınıp analiz edilerek gübreleme programları oluşturulmalıdır. Çünkü özellikle fosforlu gübreler başta olmak üzere gübrelerin bazılarının tamamı, bazılarının bir kısmı ekim veya dikim esnasında uygulanmaktadır.

 

Bunun için toprak örneklerinin usulüne uygun bir şekilde, zamanında alınması için yetiştirilen bitkinin vejetasyon dönemi içinde alınan ve analiz edilen toprak örneği desteklenmemeli, toprak örnekleri bir teknik personel (Ziraat Mühendisi veya teknisyeni) tarafından ya da sorumluluğunda alınıp laboratuvara onun imzası ile teslim edilmelidir.

Bitkisel üretim yapılmayan ya da nadasa bırakılan arazilerden alınan örneklere destek verilmemelidir. Yanlış toprak örneklemesinden çiftçi ve örneklerin laboratuvara tesliminde imzası bulunan teknik personel sorumlu tutulmalı ve bazı cezai yaptırım uygulanmalıdır.

 

2) Toprak örneklerinde yapılması zorunlu tutulan analizler: Destekleme için toprak örneklerinde su ile doymuşluk, pH, toplam tuz, kireç, elverişli P, elverişli K ve organik madde analizlerinin yapılması zorunlu kılınmıştır. Ülkemiz toprak özelliklerini göz önünde bulundurduğumuzda dengeli gübreleme programlarının yapılabilmesi için bu analizler yeterli değildir.

Çünkü ülkemizde yapılan çok sayıda araştırma sonucuna göre topraklarımızda K, Mg genellikle yeterli düzeyde olmasına rağmen bitki çeşidi, toprak özellikleri özelliklede K, Ca ve Mg arasındaki dengeye bağlı olarak potasyumlu ve magnezyumlu özellikle de potasyumlu gübreleme yapılması önerilmektedir. Hatta meyve ve sebze yetiştiriciliğinde bazı durumlarda kalsiyumlu gübreleme yapılması bile önerilmektedir.

Bunun yanında mevcut zorunlu analizlere göre, azotlu gübre önerisi toprağın organik madde içeriğine göre yapılmaktadır. Ülkemizde azotlu gübreleme ile yapılan çalışmaların çoğunda topraklarımızda yıllardır bilinçsiz gübrelemeye bağlı olarak inorganik azot (NH4+NO3) birikimi olduğu belirlenmiştir. Nitekim ülkemizin farklı bölge topraklarında bitkiye faydalı azot miktarının tayininde kullanılabilecek en uygun yöntemlerin belirlenmesi ile ilgili yapılan araştırma sonuçlarına göre Çukurova bölgesi, Gediz ovası, Iğdır ovası, Konya-Çumra ovası topraklarında NO3-N’u yönteminin en uygun olduğu bildirilmiştir. Ayrıca ülkemizde yapılan çok sayıda araştırma sonuçlarına göre topraklarımızın genel özelliklerine bağlı olarak başta Fe ve Zn olmak üzere mikro elementlerin (B, Fe, Zn, Mn, Cu) noksanlıkları, ayrıca başta bor olmak üzere bazı yerlerde de fazlalıkları çok yaygın olup bitkisel üretimde verim ve kalite üzerinde belirleyici olmaktadırlar.

Bu nedenlerle toprak analizine göre iyi bir dengeli gübreleme programının yapılabilmesi için mevcut zorunlu analizler listesine inorganik azot (NH4+NO3), elverişli Ca, elverişli Mg ve iz elementler (B, Fe, Zn, Mn, Cu) eklenmeli yani zorunlu tutulmalıdır.

 

3) Gübre destekleri: Toprak analizi sonuçlarına göre oluşturulan gübreleme programında kullanılan bütün gübreler destekleme kapsamına alınmalıdır. Uzmanlarca tavsiye edilen gübre çeşidi ve miktarı ile çiftçinin kullandığı gübre kontrol edilmelidir. 50 dekardan küçük alanlarda özellikle sebze üretimi yapanların gübre desteğini alabilmesi için toprak analizi zorunlu kılınmalıdır.

 

4) Laboratuvar denetimleri: Laboratuvar denetimleri artırılmalıdır. Referans toprak ve bitki örnekleri ile her yıl en az bir defa laboratuvarların analizlerinin doğruluğu test edilmelidir. İlk testte başarısız olan laboratuvarların uyarılmasından sonra yeniden aynı testten geçirilmeli ve yine başarısız olanların elemanlarının bir yerde ücretli eğitimi yapılmalı, sonra aynı test yeniden yapılmalı ve yine başarısız olan laboratuvarların yetkileri alınarak kapatılmalıdır.

Ayrıca laboratuvarların kullandığı cihazların her yıl kalibrasyonlarının yaptırılması sağlanmalıdır. Yanlış analiz ve gübre önerilerinden laboratuvarlar sorumlu tutulmalı ve bazı cezai yaptırım uygulanmalıdır.

Laboratuvar denetimlerini meslek hayatında belli bir süre laboratuvarlarda görev yapmış teknik personel, özellikle Toprak Bölümü Mezunu Ziraat Mühendisleri yapmalıdır. Bu konuda Ziraat Fakültelerinin Toprak Bilimi ve Bitki Besleme bölümlerinden destek alınabilir.  Bölgesel referans laboratuvarları oluşturulmalıdır. Laboratuvarlar toprak analiz sonuçlarını, gübre önerilerini ve alımını yaptığı kimyasal sarf malzemeleri online olarak kaydetmelidir.

 

5) Tarımsal Laboratuvarlar Kurulu: Laboratuvarların denetimleri, laboratuvar açma-kapama veya diğer işlerle ilgili bütün tarafların (Bakanlık-TÜGEM-TAGEM, Ziraat Fakültesi-Toprak Bilimi ve Bitki Besleme Bölümü, Ziraat Odaları, Özel sektör) yer alacağı bir kurul oluşturulmalıdır. Bu kurul, üst kurul olarak Ankara’da ve illerde oluşturulabilir.

 

6) Analiz ücretleri:  Analiz ücretlerinde bir standart getirilmelidir. Çünkü özellikle ziraat odaları ve özel laboratuvarlar bu konuda haksız rekabet yapmaktadırlar.

 

7) Laboratuvarların kapasitesi: Laboratuvarların mekân, donanım, eleman durumu ve günlük-aylık çalışma süresine göre analiz edebilecekleri maksimum örnek sayıları belirlenmelidir. Bu durumda laboratuvarların analiz yapmadan rapor yazmalarının önüne geçilebilir. Ayrıca kimyasal madde kayıt defterine sarf malzeme fatura numaraları eklenmelidir. Böylece harcanan sarf malzemeleri faturalarla karşılaştırılarak da yapılan analiz sayıları belirlenebilir.

 

8) Eğitim: Öncelikle Ziraat Fakültesi-Toprak Bilimi ve Bitki Besleme bölümleri ders programlarında öğrencilerin toprak, bitki, su ve gübre analizlerini ve buna göre en azından ülkemizde en fazla yetiştirilen bitkiler için dengeli gübreleme programlarının oluşturulması, laboratuvar yönetimi konularında yeterli bilgileri alacak düzenlemeler yapılmalıdır. Laboratuvar elemanlarının her yıl toprak, bitki, su ve gübre analiz sonuçlarının yorumu ve gübre önerileri konusunda eğitime katılmaları zorunlu kılınmalıdır. Bu konuda Ziraat Fakültesi-Toprak Bilimi ve Bitki Besleme bölümlerinden destek alınmalıdır. Ayrıca çiftçiler de toprak, bitki, su ve gübrelerden örneklerin alınması, muhafazası, taşınması ve bunların analizleri ile analize dayalı gübreleme konularında eğitilmeli ve demonstrasyon çalışmaları yapılmalıdır.

 

9) Bitki analizleri: Dengeli gübreleme için çoğu zaman toprak analizleri yeterli olurken, özellikle meyve bahçeleri olmak üzere bazı durumlarda birbirlerinin tamamlayıcısı olarak toprak analizlerinin yanında bitki analizlerinin de yapılması gerekli olmaktadır. Bu nedenle toprak analizleri gibi bitki analizleri de desteklenmelidir.

 

* Bu yazı, 5. Ulusal Bitki Besleme ve Gübre Kongresi’nde tebliğ olarak da sunulmuştur.

Uçtan Uca
Çerez Politikamız